.


TAŞINDIK..

YENİ SAYFA İÇİN TIKLAYIN
www.mesutdemiratar.tr.gg

Tiyatro - Cılgınca Bir Blog !!! - Blogcu




Bir Delinin Hatıra Defteri



Yazan: Nikolay Vasiliyeviç Gogol

Uyarlayan: Sylvie Luneau, Roger Coggio

Çeviren: Coşkun Tunçtan

Proje Tasarımı,Yöneten: Cem Emüler

Yönetmen Yardımcısı: Erdal Beşikçioğlu

Dekor Tasarım: Sertel Çetiner

Giysi Tasarım: Sertel Çetiner

Işık Tasarım: Seyhun Ayaş, Zeynel Işık

Müzik, ses, Efekt tasarım: Tayfun Gültutan

 

Sahne Amiri: Yunus Daştan

Kondüvit: Yunus Daştan

Işık Kumanda: Mustafa Bal, Osman Müvezzi


--------------------------------------------------------------------------------

Rol Dağılımı

Erdal Beşikçioğlu


--------------------------------------------------------------------------------

Özet

Bir delinin değil, deliren bir adamın hatıra defteri…

(1)

DEVLET TİYATROLARI BİR USTASINI KAYBETTİ



1938’de Akdoğan’da doğan Devlet Tiyatroları emekli Başperukacı’sı BİLAL ÖZDEMİR, 25 Aralık 2007 tarihinde Ankara’da vefat etti.

 

1.11.1969 Tarihinde Devlet Tiyatrosu’nda Perukacı olarak göreve başlayan Özdemir 1.7.1980 yılında Başperukacı oldu. 31.01.2003 tarihinde emekli olan Bilal Özdemir; çalıştığı sürede yüzlerce oyunda görev aldı ve peruka, bıyık, kaş, sakal vs hazırladı. Devlet Tiyatroları’na yeni ustalar yetiştirdi

(yok)

# ÜÇÜNÇÜ ZİL YATAK ODASINDA KESİŞEN YOLLAR:"GÖZÜ KARA ALATURKA"

Okur-yazar olmanın, bilgi birikimiyle donanımın ve kendine özgü duyarlılığının sonucunda, ne yazık ki sistemin içinde yer alamayan kişilerin yazarıdır Özen Yula. Toplumun çeşitli katmanlarından karakterleri okuruna/seyircisine tanıtır, tanıştırır; çürümeyi, tükenişi bıkmadan usanmadan anlatır. Kişileri genellikle güçsüzdür Yula'nın ya da o öylelerini seçer. Aralarında, kendilerini öldürebilecek gücü bulamayanlar “bile” vardır. Başkasından, başkalarından yardım umarlar hep. Yeri gelir “karton” tiplere de can vermiştir Özen Yula. Bana sorarsanız, esasında 1980 sonrasındaki aydın karamsarlığını kaşımak istemektedir.
 
ÖZEN YULA'NIN OYUNU BAKIRKÖY'DE
    Yazarımız, bu kez bir “Pop Art” denemiş. Nedir “Pop Art” dediğimiz? II. Dünya savaşından sonra meydana gelen köklü değişimlerin bir getirisi değilse nedir “Pop Art”? Tüketimi çekici hale getirmek için reklamlar, renkli afişler, hatta resimli dergi ve romanlar bile kullanılmaya başlanılan bir tür değil midir? Öyleyse sanat, tüketime meze yapılacaktır. Sanat, reklama katık edilecektir. Sanat, artık sadece bu amaçlarla doğacak ve gelişecektir. Özen Yula, sırtını bu türün özüne dayar ve “Gözü Kara Alaturka”yı yazar.
 
    Bakırköy Belediye Tiyatrosu yapımı bu oyun için mizah, arabesk, şiddet, seks, Yeşilçam karışımından oluşan, 80'li yılları anlatan hüzünlü bir kara komedi deyip geçebiliriz. Dilin kemiği yok ya, toplumsal ahlakın çifte standartlarını eleştiren bir oyun diye de tanımlayabiliriz. Konusunu, Harbiye'deki bir evin yatak odasında yolları kesişen, hepsi de karanlık birer geçmişe sahip kahramanların kendilerinin ve toplumun değişimiyle yüzleşmeleri diye de özetleyebiliriz. Ama bana sorarsanız, içini deşmeden geçmemeliyiz.
 
GEÇER MİYİM HİÇ
    Geçmemeliyiz, en azından, kimilerinin vazgeçilmez şakşakçısı, tiyatro sanatının haini, eleştirmen kimlikli, kimliksizler cenahından soyaçekimli bazı ablalarım, ağabeylerim, bacılarım, kardeşlerime inat ben deşmeden geçmeyeceğim. “Gözü Kara Alaturka”, aydınların dile pelesenk ettikleri söylemlerin daha alt düzeydeki okur-yazarlar tarafından nasıl sahiplenildiğini gözümüze sokan bir oyun. Medyanın öğrettiği Türkiye sorunlarını, alt düzeydeki okur-yazar takımı da öğrenmekte, bilmekte artık. Örnek vermek gerekirse, İstiklal Caddesi'nde bir barda garsonluk yapan Süha: “… Mesela öğrencilerin dayak yemesinden, birbirlerini yaralamalarından konuşalım mı? Ya da dama çıkıp çocuklarını kendilerine siper eden, evlerinin yıkılmamasını isteyen insanlardan? Ya da köprüye çıkıp, intihar edeceğim diye bütün gazetelere ve televizyon kanallarına çıkanlardan? Ya da maskeleri yüzlerinde gezen siyasetçilerden konuşalım istersen,” der. Bu bir anlamda durum, kişilik, olasılık sergilenmesidir. Yazarın, çözümlemeye başlama arifesidir. Çözümleme, hiç kuşkusuz, kendi aydın duruşu ile hesaplaşmasını da beraberinde getirecektir.
 
    Oyunun bir diğer karakteri “Duyarlı Deli” Rüstem'in bir bilinçlenme serüveni vardır, Özen Yula Rüstem'in ağzından anlatır. Rüstem'in o pek bilinen mahalle delikanlısı yönü de kaybolmamıştır daha. Özgürce konuşmak için, bu ülkede ya deli olmak gerekmektedir ya da hapislere girmeyi göze almak... Paranoid-Skizoid Rüstem, mahalle delikanlılığı ile aydın arasında kalmış bir kimlikle tanıtılır seyirciye. “Gazetelerdeki haberleri boş ver sen,” deyiverir. “Gerçekte var olan durum, orada, yazanın isteğine göre değişiyor. Bambaşka gerçeklikler çıkıyor ortaya. Yazanın birikimi, kültürü, romantizmi ya da hırsı neyse, sen onu okuyorsun. Gerçekte var olan veya olmuş olanı değil! Bambaşka gerçeklikler... Bugün, bu şehirde aşk, vahşi kapitalizmin izin verdiği kadar vardır. Vahşi kapitalizm öyle gerektiriyorsa, aşıklar ölür veya öldürülür. Hepsi bu!” Rüstem, hem kendi egosunu, hem de “nesne temsilcilerini” iyi ve kötü olarak bölünmeye uğratır. Yıkıcı itilerini kendine zulmettiğini duyumsadığı kötü nesneye yansıtarak ele alır.
 
BU DÜNYA BATSIN MI, YARINLARA SARKSIN MI?
    "Gözü Kara Alaturka”da, üç potansiyel katil; Süha, eski konsomatris Gönül ve raporlu deli Rüstem, sıkışıp kaldıkları apartman dairesinde alaturka bir hesaplaşmaya girişirler. Özen Yula'nın oyunlarında birden fazla anlam yüklenen ölüm, bu kere de ortaya çıkar. Özen Yula'nın alıştığımız “İnsan doğar ve ölür” söylemi, neredeyse: “Önce en doğal anlamıyla ölüm vardır”a dönüşür. Her tutkuda bir ölüm olmalıdır. Ve oyun toplu katliamla son bulur: Ölmeyen tek kişi, katliama yol açan “muhbir” Gönül'dür. Oysa, vurdumduymazlık ona da ölümü getirecektir ya da Gönül'ü ölüme götürecektir. Ancak yaşadıkları Gönül'ü daha da vurdumduymaz yapar. Gönül, nelere yol açtığının asla farkında değildir ki! “Ne gereği vardı,” der. “Herkes öldü!... Halbuki, güzel güzel yaşayabilirdik.” Ölüm, daha çok bir kurtuluşu, çöken, çürüyen bir yapının dışına çıkma çabasının son basamağı gibi biçimlenir. Bu dünyada bir araya gelemeyenler ancak ölümle birlikteliklerini sağlayabilirler. İnsan, kapandığı/kapatıldığı dört duvarın dışına ölümle ilk adımını atar, temelsiz “bilinçlenme” yok olur, bilgi ve yaşantı zaten “alaturkalaşmıştır”, özgürlük ölümle gelir, ölüm kurtuluşun göbek adıdır. Kaderciliğin, uyumsuzluğun ve yabancılaşmanın şarkısı “Batsın Bu Dünya”nın tam da sırasıdır.
 
SÖZCÜKLERDEN DAHA AÇIK, DAHA SEÇİK NE OLA Kİ!
    Oyunun özü bence bu. Şimdi gelelim sadede. Yani işin tiyatro yanına. Bakırköy Belediye Tiyatrosu'nda oyunu Levent Tülek sahneye koymuş. Mizansenine şarkılar döşemiş. Metni “Pop Art”a yaslamamış. Tiyatronun alanının psikolojik değil, plastik ve fiziksel olduğunun bilinci içinde çalışmış. Keşke absürd bir reji deneseymiş. Tiyatronun fiziksel dilinin sözcüklerin diliyle aynı psikolojik çözümlemelere ulaşıp ulaşmayacağını, duyguları ve tutkuları sözcükler gibi dile getirip getiremeyeceğini öyle pek derinlemesine düşünmemiş. Ama sözcüklerin üstlenemediği, jestlerin ve uzamdaki dilin niteliklerini taşıyan her şeyin, sözcüklerden daha açık ve seçik bir biçimde bir tavra erişeceğine yazarın işaretleri doğrultusunda inanmış. Eriştiği tavrın, düşünce ve zekâ alanı içinde var olup olmadığını iyi araştırmış, bulmuş, çıkarmış.
 
BEHLÜL TOR'UN DEKORU
    Dekor tasarımını yapan Behlül Tor'un dekoru bence metne ve oyuna katkı sağlamıyor, keşke “Pop Art” deneseymiş, soyut ya da absürd çalışsaymış Özen Yula'nın bu oyundaki çizgisine daha iyi yardımcı olurdu kanısındayım. Siyah saten çarşaflı, bronz başlı yatak, İstiklal Caddesi'nde bir “café”de garsonluk yapan Süha için pek lüks değil mi? Ayçın Tar'ın kostümlerine iyi diyeceğim. Yüksel Aymaz, sahne, dekor, fon ya da oyuncular üzerine yansıtarak kullandığı “gobo”ların da yardımıyla etkili görüntüler üretmiş. Oyuna yorum, dekora derinlik, oyunculara üçboyutluluk sağlayan bir çalışma Yüksel Aymaz'ın ışık tasarımı.
 
OYUNCU KADROSU
    Yatağın altındaki Ceset'te Kadriye Çetinkaya'yı küçük rolde de ya da hiç hareket etmeden de başarı elde edilebileceğine inanması açısından kutlamam gerekiyor. Figen'de Füruzan Aydın kendisine ne verilmişse almış ve iyi de değerlendirmiş. Aytekin Özen, Rüstem'e can üflerken, karakteri kendine mal etmekte. Bir anlamda, Özen Yula'nın sözlerini sayfalardan sıyırıyor. Ali Rıza Kubilay, Süha'yı olamazcasına abartmış. Ama ne abartma! O ne gürültü, o ne canhıraş bağırtı öyle! Kubilay, Süha'nın komik ve ciddi özelliklerini iyi bilememiş, yani incelememiş, yorumlayacağı özellikleri kavrayamamış, ikisi arasındaki farklılığı ortaya çıkartamamış. Mert Asutay, Barbaros'un buğdayını ve samanını çok iyi ayırmış, ayıklamış, artistik benliğinin süzgecinden geçirdikten sonra elde ettiği özneyi seyirciye aktarmayı başarmış. Gönül'ü canlandıran Nurhayat Atasoy ise, oyunun komedi unsuruna olan etkisini oyun boyunca bütünüyle planlamamış, ama oyunu seyirci önünde kontrol altına almayı başarıyor. Jest ve mimiklerinin yanı sıra, sahne üzerinde gerçekleştirdiği hareketler gerçeğe olabildiğince yakın. Gel gelelim, ikinci perdedeki sarhoşluk tablosunda doğallığını yitiriyor, inandırıcılığı kalmıyor.
 
    O halde ne yapmalı?
 
    Nurhayat Atasoy, bunu bana değil, elbette Levent Tülek'e sormalı.

(yok)

# OYUN ELEŞTİRİSİ Çığ Üzerine Düşünceler I Bir Karşılaştırmalı O

Tuncer Cücenoğlu'nun Çığ oyunu üzerine yapacağımız incelemenin ilk bölümünü oluşturan bu yazımızda oyunu, J. M. Synge'in “Denize Giden Atlılar” (Riders to the Sea) adıyla dilimize çevrilen eseriyle karşılaştırmalı olarak okumaya çalışacağız. Çığ'ın daha ilk satırlarında kafamda canlanan bu düşünce, üslupsal benzerliklerin neden olduğu basit bir çağrışım olarak değerlendirilebilir ilkin. Ancak, iki oyun arasında bağ kurmamızı sağlayan asıl öğeler, metinsel benzerliklerin çok ötesinde, oyun yazarlarının ortak bir temayı ele alırken gösterdikleri farklı sanatsal yaklaşımlarında yatmakta. Diğer bir deyişle, yazımızın odağında metinsel benzerliklerden daha çok, yazarların sanatsal bakış açılarındaki farklılıklar ve bunların dramaturgi çalışmaları üzerindeki muhtemel etkileri yer almakta.
 
    İncelememize başlamadan önce, karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının günümüzdeki yeri ve önemi üzerinde kısaca duralım. Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının temel amacı, farklı dillerde yazılmış eserleri düşünce, konu ve biçim yönünden incelemek, aralarındaki ortak noktalar ile benzerlikler veya farklılıkları tespit ederek bunlar üzerine kuramsal yorumlar getirmektir. Karşılaştırmalı edebiyat incelemeleriyle tanışmam, yüksek lisans çalışmalarım sırasında Prof. Dr. A. Deniz Bozer hocamız sayesinde oldu. Dünya tiyatrosundan farklı metinleri incelediğimiz derslerde, Haldun Taner, Mehmet Baydur gibi edebiyatımızın seçkin yazarlarını Lorca, Pirandello, Strinberg'le yan yana okuma olanağı bulduk. Farklı kuramsal yaklaşımlar üzerine değerlendirmeler yapmak tiyatroya bakış açımızı zenginleştirmiş, ayrıca iyi bir tiyatro izleyicisi/okuyucusu için gerekli olan altyapıyı kazandırmıştı bizlere. Ancak, karşılaştırmalı edebiyatı sadece kuramsal bazda değerlendirmek sığ bir bakış açısı olur çünkü farklı ülkelere ait edebiyat eserlerini incelemek, bu eserleri kendi ülkesine ait eserlerle karşılaştırmak, kişiyi birçok anlamda “öteki” olarak gördüğü kültürlere yaklaştırır, faklı düşünce ve ahlak anlayışlarına saygı duymayı öğretir. Karşılaştırmalı edebiyat çalışmalarının gördüğü ilginin bu kültürler arası etkileşimden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz.
 
Tuncer Cücenoğlu ve J. M. Synge
    İki farklı dilin, kültürün ve coğrafyanın yoğurduğu oyun yazarlarıdır Synge ve Cücenoğlu. Biri İrlanda'da doğmuş büyümüş ve henüz yirminci yüzyılın başlarında 1908'de hayata gözlerini yummuş; diğeriyse 1944 yılında Anadolu'nun orta yerinde dünyaya gelmiş, yirmi birinci yüzyıla şahitlik ediyor ve hala üretiyor. İki yazarı, ait oldukları zamanın ve coğrafyanın ötesine taşıyan, deyim yerindeyse sanatsal bir tutulmada birleştirense insanoğlunun doğa karşısındaki varoluş mücadelesine duydukları ilgi. Denize Giden Atlılar ve Çığ, bu ilginin ürünleri. Gerçek öykülerden yola çıkılarak kaleme alınmış oyunlar, kar ve dalgaların arasında yaşamlarını sürdürmeye çalışan insanların çektikleri acıları resmediyor. Çıkış noktalarının bu denli benzerlik göstermesine karşın, yazarların bu ortak temayı oyunlaştırırken izledikleri yol birbirinden oldukça farklı. Yazımızın geri kalan bölümünde yazarların farklı sanatsal bakış açılarını ve bunun sahne metni üzerindeki etkilerini tartışmaya çalışacağız.
 
    Denize Giden Atlılar, İrlanda'nın batı kıyısı açıklarındaki Aran ada grubunda yaşayan insanların trajik yaşam öykülerinden bir kesit sunuyor. İrlanda'ya uzaklığı nedeniyle, İngiliz sömürgeciliğinin etkilerine kapalı olan adalarda, geleneksel hayat tarzı hüküm sürer. Geçimlerini balıkçılık ve canlı hayvan ticaretinden sağlayan ada sakinlerinin dış dünyayla tek bağlantıları denizdir. Ancak, sarp kayalıklarla çevrili kıyılar, bu umut kapısını, ada halkının kaderini çepeçevre saran mavi bir ölüm kuşağına dönüştürür. Denize verilen canlar, adada varolmanın doğal bedelidir. Ölüm haberleri sıradanlaşır ve kuşaktan kuşağa aktarılmak üzere toplumsal hafızaya kaydedilen öykülere dönüşür.
 
    Synge'in tek perdelik oyunu, adada yaşayan bir ailenin trajedisini yansıtır: Maurya (Anne), Michael (ailenin en büyük oğlu), Bartley (ailenin en küçük oğlu), Cathleen ve Nora (ailenin kızları). Cathleen ve Nora'nın ölü bir denizciye ait olduğu tahmin edilen giysilerin bulunduğu bir paketi açmaya çalıştıkları sahneyle başlar oyun. Giysilerin dokuz gündür kayıp olan kardeşleri Michael'a ait olmasından kuşkulanırlar, ancak kesin yargıya varmadan önce giysileri incelemek isterler. Bunu büyük bir gizlilik içinde yapmalıdırlar çünkü, dört oğlunu ve kocasını denize kurban veren annelerinin yeni bir acıya daha katlanacak gücü kalmamıştır. Ne var ki, onlar daha bu durumu çözüme kavuşturamadan, küçük kardeşleri Bartley, Galway'deki pazara gitmek için denize açılacağını söyleyerek, evden çıkar. Maurya, hayatta kalan tek oğlunun arkasından giderek, onu bu fikirden vazgeçirmeye çalışır. Annelerinin yokluğunu fırsat bilen kardeşler, paketi açar ve giysilerin Michael'a ait olduğunu görürler. Tam bu anda Maurya, korku içinde odaya girerek, Michael'in hayaletini Bartley'in atının üzerinde gördüğünü ve Bartley'nin de kardeşiyle aynı sonu paylaşacağından emin olduğunu söyler. Kız kardeşler, giysileri annelerine gösterip kayıp kardeşlerinin öldüğünü anlatmaya çalışırlarken, Bartley'nin denize inen kayalıklardan düşerek öldüğü haberini getirir komşular. İki oğlunun ölüm haberini neredeyse aynı anda alan Maurya yıkılır. Komşularıyla birlikte ağıtlar yakar ve cenaze hazırlıklarına başlar. Oyun, Maurya'nın şu sözleriyle son bulur:
 
    Hepsi yitip gitti. Denizin bana yapabileceği hiçbir şey kalmadı artık…. Hiç kimse sonsuza dek yaşayamaz. Bu düşünceyle huzur bulalım.
 
["They're all gone now and there isn't anything more the sea can do to me. . . . No man at all can be living forever and we must be satisfied."]
 
    Synge'in Aran adalarına özgü inanış ve kültür öğelerini ön plana çıkardığı oyun, keskin gözlem gücüne dayanan gerçekçi bir bakış açısını yansıtıyor. Oyunun yazım sürecinin, günümüzün belgesel filmleriyle benzerlikler taşıdığını söylemek mümkün. Aran adalarına özgü şive ve kültür özelliklerinin sıklıkla tekrarlandığı metin bu tespitlerimizi büyük ölçüde doğruluyor. Çeşitli kaynaklarda yer alan bilgilere göre Synge, Aran adalarını toplam beş kez ziyaret etmiş. Edward J. O'Brien yazarın oyunu, adalardaki ikinci gezisi sırasında şahit olduğu bir hikayeden esinlenerek kaleme aldığını belirtiyor. Ancak, Synge, sadece gerçek bir hikâyeden esinlenmekle kalmamış, esin kaynağı olan coğrafyaya sıkı sıkıya bağlı bir metin oluşturmuş.
 
    Bu noktada yanıt bulmamız gereken asıl soruya dönelim: Synge'in gerçekçi bakış açısının dramaturgi çalışmaları üzerindeki etkileri neler olacaktır? Denize Giden Atlılar, hem dilsel hem kültürel anlamda belirli bir coğrafyayı işaret eden bir metin sunuyor. Bu tür metinsel sınırlandırmalar, en basit ifadesiyle, oyunun, deneysel sahne yorumlarına direnç göstermesine neden olacaktır. Bu, metnin farklı sahne yorumlarına bütünüyle kapalı olduğu anlamına gelmez elbette. Burada vurgulamaya çalıştığımız nokta, oyunun bütününe hakim, tek tematik izlek olan “doğa - insan” çatışması ve İrlanda kültürüne yapılan açık göndermelerin, sahne metnine doğrudan yansıyacak bazı değişmez öğeleri beraberinde getirmesidir. Bu noktadan hareketle, Denize Giden Atlılar'ın ilk referans noktasına geri dönen, yazar merkezli, “kapalı” bir metin olduğu söylersek yanılmış olmayız.
 
    Daha önce belirttiğimiz üzere Tuncer Cücenoğlu, Çığ adlı oyununu benzer bir esin kaynağından, gerçek bir hikayeden yola çıkarak oluşturmuş. Yazar, oyunun esin kaynağı olan hikâyeyi yönetmen dostu Yusuf Kurçenli'den duyduğunu belirtiyor. Kurçenli, film çekimi için gittiği Doğu Anadolu'da şaşırtıcı bir olayla karşılaşır. Çevresi dağlarla çevrili bir yerleşim biriminde yaşayan insanlar, çığ tehlikesi yüzünden yılın dokuz ayını ölüm sessizliği içinde geçirir, kalan üç ayda ise düğün derneklerini yapar, doğumlarını gerçekleştirirlermiş. Yani, yılın üç ayına sıkıştırılmış bir yaşamdır söz konusu olan. Kendisini çok etkileyen bu öyküden bir oyun çıkarmayı düşünen Cücenoğlu, Synge'den daha farklı bir yol tutar kendisine. Ne Synge gibi hikayenin geçtiği bölgeyi ziyaret eder, ne metninde bu bölgeye ait kültürel öğeleri kullanır. Onun aradığı, ayrıntılara dayalı, belgeleyici bir geçeklik anlayışından öte, evrenseli yakalamayı amaçlayan simgesel, şiirsel bir anlatıdır. Cücenoğlu, bu anlayışla sürdürdüğü sanatsal arayışlarını şöyle özetliyor:
 
… bu durum, nasıl anlatılabilir, nasıl biçimlendirilebilirdi? Bu durumdan sağlam, seyircilerin sıkılmadan izleyeceği bir öykü nasıl oluşturulabilirdi? Sahneye uygulanabilirlik bağlamında neler yapılmalıydı? Kaldı ki durumu yalnızca bir doğa olayı olarak ele almak ne kazandırırdı yazacağım oyun metnine? Evrensele giden yolda nasıl yararlanabilirdim bu durumdan? İşte bu ve benzeri sorularla çıktım yazma serüvenime… Ve kurdum tümcemi:
 
Yalnızca bir doğa olayı değildir çığ…
Belki de biz yarattık bu korkuyu beyinlerimizde…
 
    Oyunun önsözünden yaptığımız bu kısa alıntıdan da anlaşılacağı üzere, yazım süreciyle birlikte çığ kavramı, yazar için bir doğa olayı olmaktan çıkarak güçlü bir metafora dönüşür. İnsanların kafalarında yarattıkları ve esiri oldukları korkuları yansıtan, adı konmamış, sınırları belirlenmemiş bir metafor olan çığ, metinsel düzeyde ele alınması gereken bir olgudur artık. Cücenoğlu oyunun zamanını “günümüz,” mekanını ise “herhangi bir ülke” olarak belirleyerek metaforik anlatının gücünü pekiştirir. Sonuç olarak, ortaya okur/yönetmen merkezli, farklı okumalara ve sahneleme biçimlerine açık bir metin çıkar. Bu yönüyle Çığ'ın, Arthur Miller'ın Cadı Kazanı (1953) oyunuyla kıyaslanabilecek bir anlam zenginliğine sahip olduğunu söyleyebiliriz. Miller'ın ünlü eseri gibi, Çığ da yönetmenin metne yüklediği anlam çerçevesinde kendisine yeni bir referans noktası oluşturarak, günceli ve evrenseli aynı sahnede buluşturmayı başaran bir oyun.
 
    İnsanoğlunun binlerce yıldır süren varoluş mücadelesini konu alan iki oyunu karşılaştırmalı olarak okumaya çalıştık. İnsanoğlu bu mücadeleden sağ çıkmayı başarmıştır başarmasına, ama çok ağır bir bedel ödemek zorunda kalmıştır. Her iki oyunun dile getirdiği trajediyi Can Yücel'in mısralarıyla özetleyelim: “hayatta kalabilmek için bir ömür veriyoruz./bir ömür karşılığı, bir ömür yani.” Aran adalarındaki halkın da, Doğu Anadolu'daki insanlarımızın da, bizlerin de ödediği, ödemekte olduğu bedel budur işte. Ancak, iki yazar arasındaki benzerlik bu noktada son buluyor. Synge, çetin doğa koşullarına rağmen yaşama tutunmaya çalışan insanların acılarını mümkün olduğunca gerçekçi bir bakış açısıyla yansıtmayı seçerken; Cücenoğlu bir doğal afeti insanoğlunun korkularını yansıtan bir metafora çevirerek hem anlatı, hem sahneleme anlamında çok daha zengin bir metin oluşturmayı başarır. Bu farklı sanatsal yaklaşımlar, dramaturgi çalışmalarına da etki eder. Synge'in gerçekçi yaklaşımı, yönetmeni çeşitli açılardan kısıtlayan, yazar merkezli bir metin ortaya koyarken; Cücenoğlu'nun metaforik anlatım tarzı ise okur merkezli, deneyselliğe açık bir metin sunar. Yazımızın başlığında belirttiğimiz üzere, Çığ hakkında söyleyeceklerimiz bu kadarla sınırlı değil. Bu karşılaştırmalı okumadan çıkaracağımız sonuçlardan, Ayşe Emel Mesci'nin bu sezon Ankara Devlet Tiyatrosu için hazırladığı Çığ yorumunu ele alacağımız bir sonraki yazımızda yararlanacağız. O zamana kadar tiyatro dolu günler dilerim.
 
* Ankara Üniversitesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü doktora öğrencisi.
Yararlanılan Kaynaklar
Cücenoğlu, Tuncer. Çığ. İstanbul: Mitos, 2001.
Synge, J. M. Riders to the Sea. [Oyunun İngilizce tam metnini aşağıdaki adresten okuyabilirsiniz. Oyundan yapılan çeviri bana aittir].
http://www.gutenberg.org/dirs/etext97/rdrse10.txt

(yok)

# AYIN SÖYLEŞİSİ Bir Sait Faik Güzellemesi : Semaver - Kumpanya



Siyah beyaz bir fotoğraf. Hafif sarıya dönmüş. Muhtemelen 1940'li yılların sonu. Yoksa daha mı geç? Kadınlı erkekli bir topluluk. Kameraya doğru dimdik bakışlar. Farklı bir hava, garip bir duruş var. Öyle sıradan bir aile fotoğrafı değil bu. Bir amaç için bir araya gelen insanların birlikteliği. Hani bir yola baş koyulur da sonuna kadar gidilir ya. Öyle. Peki, onlar sonuna kadar gidebildiler mi? Onlar kim? Şu zamana ve geleneklere meydan okuyan kadınlı erkekli gruptan bahsediyorum. Onlar kim? Böyle apansız bir ilgi, bir merak, usul usul yayılan bir sıcaklık, adı konmayan bir yakınlık duygusu. Neden?
 
    Bir ömür kadar uzun, bir nefes alıp verme süresi kadar anlık bir bakış. Tek bir kaçamak bakışa kaç öykü sığar? Hangi hayatlar gelip geçti bu gri sarıya dönmüş siyah beyaz fotoğrafta. Zamanın yıkıcı etkisine karşı kaç hikaye sessizce takılı kalır o yarısı yenmiş tırtıklarda. Silkelesen kaç umut, kaça neşe, kaç hayal dökülür bu fotoğraftan? Kulağımı dayasam repliklerin fısıltılarını duyar mıyım? Sanki kadının dudakları oynar gibi, sol köşedeki adamın gözlerindeki parıltılar. Hani dile geldi gelecek derken…
 
Duman ve sis perdesi içinde sahne aydınlanır.
    Yaşlı bir kadın namaza durmuş. Seccadeye kapanır, kalkar, dua eder. Köşedeki yer döşeğinde haylaz bir oğlan. Anasını seyretmekte. Tatlı bir yaramazlıkla, şakalarla anacığının namazını bozmakta beis görmez. Haylaz oğlan. Yüreğinde kötülük olmayan, aklı beş karış havada, canım oğlan. Ben bu samimi dili bir yerden biliyorum. Bu sıcaklığı. Yüreğime baksam çıkaracağım. Aklım yetişiyor imdada. Sait Faik diyor. Yürek yakan Semaver hikayesi.
 
    Sonra başka bir sahne. 1940'li yıllarda bir kahvehane. Erkeklerden oluşan bir grup, bir telaş, bir heyecan, bir yol öyküsüne hazırlık. Oyun koyacaklar sahneye. Bir kumpanya bu. Anadolu'yu karış karış gezen Shakespeare'in Othello'sunu “Arabın Aşkı” diye halka satan bir grup. Moliere, Anton Çehov, Haldun Taner ve Jean Tardieu'nun eserlerini sahneleyen bu çılgınlar tayfası, hiçbir işte dikiş tutturamamışlar, oyunculuk hastalığından muzdarip, tiyatroya sevdalı biçareler. Meteliğe kurşun atan gezginci tiyatro kumpanyası Anadolu turnesine hazırlanıyor. Oyun içinde oyun, öykü içinde öykü. Hüzün gülüşe, kahkaha acıya bulanırken Semaver öyküsü ekleniveriyor daha biz ne olduğumuzu anlamadan.
 
    Ah, Sait Faik, ah! Yine yaktın bizi. Böyle apansız vuruverdin. Bir yangın, bir ateş düşürdün ki bunu ancak bir oyun paklar. Hadi, “Semaver Kumpanya” olsun adı. Sen hikayelerin satır aralarında gülümserken her bir oyun kişisi canlansın, dile gelsin o siyah beyaz fotoğraf çekildikten sonra neler oldu bize bir güzel anlatsın. Kimler mi? Soldan sağa, Halit, Saffet, Madam Zabel (Madam Duruhi'nin Kızı), Anne, Sitare (yere bakan yürek yakan o Sitare yok mu?), Ali, Salih, Gönül ve Remzi.
 
    Sonra Remzi birden fotoğraftan süzülüp yanıma geliyor. Hani sınıf temsilcileri olur ya. Biçare Remzi'ye de bu görev düşmüş. Çaresiz kumpanya adına söyleşecek benimle. Ama sanki modern zamanlara daha uyumlu görünüyor ve tiyatrocu Tansu Biçer kimliğiyle İzmir Sanat'ın kahvehanesinde buluşuyoruz. Sonra, demli sıcak çaylar eşliğinde “Semaver Kumpanya”, Sait Faik, tiyatro ve hayat üzerine söyleşiyoruz
 
SDK - Söze oyuna adını veren “Semaver Kumpanya” ile girelim. Oyunda iki ayrı öykü var. Fakat sahnede Sait Faik'in “Semaver” ve “Kumpanya” öyküsünden yola çıkılarak anlatılan tek bir hikaye görüyoruz. Bu fikir nasıl ortaya çıktı?
Tansu Biçer - Yönetmenimiz Işıl Kasapoğlu, çocukluğunda okuduğu bu iki öyküden çok etkilenmiş. Orijinal basımda bu iki öykü aynı kitapta bulunuyor. Kitabın üzerinde Sait Faik ve “Semaver Kumpanya” yazıyormuş. O zaman da şunu düşünmüş. Eğer ilerde bir tiyatro kurarsam adını “Semaver Kumpanya” koyacağım demiş ve oradan gelen bir hoşluk var. Bizim ismimiz oradan geliyor. Şimdi biz “Semaver Kumpanya” olarak beşinci senemize geldik. Ayakta durduk, direndik, uğraştık, beşinci seneye ulaştık. Bu beşinci seneyi kutlayalım ve bu iki öyküyü oyunlaştıralım istedik. Ve bu iki öyküyü birbirine kattık. Aslında bu iki öykü birbirleriyle çok da alakalı öyküler değiller. Bu iki öykünün arasına da klasikleri de ekleyerek güzel bir oyun çıkardığımızı düşünüyoruz.
 
SDK - Klasikler deyince, “Murtaza”, “Lüks Hayat”, “Otello”, “Kral Lear”, “Cimri”, “Sayfiyede Yaz”, “Gişe”, “Taksit” ve diğerleri. Bu oyunları ardı ardına sıraladığımızda ve oyunların çok sayıda, çok çeşitli temaları işlediği göz önüne alınırsa hangi ortak noktalardan hareket ettiniz? Oyunları nasıl seçtiniz?
Tansu Biçer - Shakespeare, Moliere ve Çehov zaten dünyanın en önde gelen oyun yazarları. Onların eserleri dünyada en çok sahnelenen, en çok seyredilen ve çözülmekte hala en çok zorlanılan eserler. Madem tiyatrodan bahsediyoruz ve aralara oyunlar koyacağız Shakespeare, Moliere ve Çehov'u koymadan yapamayız dedik. Mesela, “Murtaza”'yı koymak bizim için, “Semaver Kumpanya” için çok önemliydi. O bizim yaşadığımız, bizim tarihimiz olan bir oyun, çok duygusal bir seçimdi. Bundan 20 yıl sonra, hadi “Murtaza”'dan bir pasaj geçelim dediğimizde, oynayacağımız bir bölümdü.
 
SDK - Peki, Jean Tardieu'nun “Gişe” isimli oyununu neden eklediniz? Özel bir nedeni var mıydı?
Tansu Biçer - “Gişe” kısa bir oyun. Onu Yavuz Pekman oyuna dahil etti. Hoş olabileceğini düşündük. Orada hayatı hakkında kararlar veremeyen bir adamın hayatı hakkındaki sorunları bir gişede çözmeye çalışması anlatılır. “Gişe” aslında başlı başına kendi derdi olan çok eğlenceli bir oyun. İnsanın çıkışsızlığını kendi başına anlatabilen bir hikaye. Bütün bu oyunlar Işıl Kasapoğlu ve Yavuz Pekman'ın ortak seçimleriydi. Her ikisi baş başa vererek karar verdiler.
 
SDK - Oyunun bir de kukla öyküsü var. Yani, neredeyse “Semaver Kumpanya” oyunları “kuklasız” olmaz dedirten bu esprili yaklaşımdan biraz bahsedebilir miyiz?
Tansu Biçer - “Gişe” oyununda bir de kuklamız var. Gerçekten kuklalar “Semaver Kumpanya” için çok önemli. Orijinal oyunda kukla yok. Kuklayı oyuna Işıl Kasapoğlu koydu, çok da hoş oldu. O kuklalar bizim için çok önemli ve kuklalar bir şekilde gelip oyunlarımıza giriyorlar. O kuklayı iki kişi oynatıyor. Yarı insan yarı kukla gibi duruyor. Önde ayakları başka bir oyuncu oynatıyor. Kuklaya ellerini sokarak oynatan bir diğer oyuncu arkadaşımız var. Kollara çoraplar, terlikler, pantolonlar giyiliyor. Buna canlı bir kukla diyebiliriz. Bu kukla biçimi dünyada en çok bilinen kukla oynatma şekillerinden biridir. Daha önce kendi aramızda, Bulgaristan'dan gelen Magi isimli bir kukla sanatçısıyla beraber kukla konusunda böyle bir işlik çalışması yapmıştık. O çalışmayı burada kullanmak istedik. Aklımızda “Gişe”'yi nasıl daha farklı ve eğlenceli sahneleyebiliriz düşüncesi de vardı. Mesela bu oyun, maydanozları ayıklayan daha Türk usulü bir Gişeci oldu. Buna ek olarak, orijinal oyundaki anonsların içeriğini değiştirdik, komedi unsurlarını güçlendirerek yeniden uyarladık.
 
SDK - Bu kısa oyunlardan birinde “Sayfiyedeki Yaz” öyküsündeki canlandırma inanılmaz başarılıydı. Son derece hareketli oyunculuk nedeniyle, bir ara renginizin mora dönüşeceğini düşünmeye başladım. Oradaki tiplemeyi çıkartırken, abartılı hareketleri ve canlandırmayı siz mi buldunuz yoksa orijinal metinde var mıydı?
Tansu Biçer - Orijinal metinde bu karakterize ediş tarzı yok. Bu daha Türk usulü bir tipleme oldu. Orada bahsedilen konu aynı ama isim değişiklikleri farklı. Mesela evkaftaki memuriyeti metne biz ekledik. Sonra hiç nefes almadan attığım uzun bir nutuk var. Hani sizin mora döneceğimi düşündüğünüz bölüm ( Kahkahalar…) “Tiyatro demek turne demek diye” başlayan o uzun söylevi yönetmenimiz Işıl Kasapoğlu istedi. Bana, burada bir nutuk at dedi. Onun üzerine o oturup o uzun söylevi yazdım ve ekledik. Orada “Bilmez miyim kelimelerin ne kadar kifayetsiz olduğunu” dedik ve özellikle Orhan Veli'yi orada anmak istedik. Ardından da evkaftaki memuriyet geldi. “Öyle havalarda istifa ettim ben evkaftaki memuriyetimden”. Ben burada oyunculuk yapmadan önce Tiyatro Anadolu'da asistanlık yapıyordum. İstifa edip geldim Semaver Kumpanya'ya. Evet, o samimiyet duygusu biraz da yaşanmışlıktan geliyor.
 
SDK - Sonra ön sıralarla çok iç içesiniz. Sahnenin önüne ve seyirci koltuğunun dibine dirsek teması mesafesinde konan üç sandalye var. Bu arada, bir ara sahne üzerindeki hareketlilik o kadar arttı ki tamam şimdi üzerimize düşecekler dedik. Ön sıralarda oturmak biraz tehlikeli oluyor galiba. (kahkahalar…..)
Tansu Biçer - Hayır, tehlikeli değil sadece heyecanlı oluyor. Biz seyirciyi de oyunun içine katıyoruz. Seyirci hikayenin içine kendiliğinden dahil oluyor. Tiyatro seyircisiyle var olan bir sanat dalı. Biz o üç sandalyeyle sahnenin sınırlarını genişletiyoruz. Zaten temsil öncesinde de kimse oturmasın diye sandalyelerin üzerine oyun sırasında kullanılacaktır diye bir yazı asıyoruz. O üç sandalyeyle birlikte, izleyiciyle oyuncu arasındaki sıcaklık ve duygu alış verişi neredeyse elle tutulur derecede hissedilir hale geliyor.
 
SDK - Oyun çok sayıda yazar ve esere yaptığı göndermelerle birlikte çeşitli yazarların eserlerinden oluşan bir kolaj özelliği de taşıyor. Oyunun bir yerinde Remzi karakteri oyuncu arkadaşlarına döner ve şöyle der. “Hepiniz oyuncu geçinirsiniz ama hiç biriniz “Sayfiyede Yaz” oyununu bilmezsiniz”. Bu çok ilginç bir saptama ve çok incelikli bir eleştiri. Bu söz için neler söylenebilir?
Tansu Biçer (Remzi) - Remzi'nin oyunda söylediği bu söz özellikle tiyatroculara bir gönderme değil. Ama Türkiye'de böyle bir gerçek de var. Sonuçta çok fazla kitap da okumuyoruz ama okumamız ve bu eserleri bilmemiz gerekiyor. Elbette bu oyunlar okunuyor ama maalesef genel olarak bu klasiklerden haberdar değiliz. Klasikleri okumaktan sıkılıyoruz. Bu söz daha çok okumamız gerektiğine bir vurgu yapmak için söyleniyor.
 
SDK - Tiyatro sanatçıları söz konusu olduğunda, gerçekten bu iki kat daha ağır bir eleştiri olmuyor mu? Sorumluluk duygusu da olduğu için tiyatro sanatçıların kitap okumamak ve oyunları bilmemek gibi bir özrü olmuyor değil mi? Yani, burada tiyatrocuların kitap okumadığı gerçeği var.
Tansu Biçer - Bu genel olarak söylediğimiz bir şey değil. Çok okuyan, hayatını tiyatroya adamış olan, çeşitli yabancı yazarların eserlerini Türkçeye kazandıran çok kıymetli sanatçı arkadaşlarımız, hocalarımız da var. Ama bunun yanında özellikle yeni yetişen nesil, yeni kuşak genç oyuncular, buna benim neslimin oyuncuları da dahil pek okumuyoruz. Evet, yeni yetişen genç oyuncular kitap okumuyor.
 
SDK - Tiyatro oyuncusu olma konusunda en güzel göndermeyi oyunda Sitare karakteri yapıyor değil mi? Çok abartılı, yapmacıklı tavrıyla “oyun kesen tiyatrocu” tiplemesini günümüzde önüne gelen herkesin kendisini tiyatro sahnesine atması gerçeğine de ciddi bir gönderme kabul edilebilir miyiz? Sahnelerin her önüne gelenin “rol kestiği” yer halini almasına dikkat çekiliyor diyebilir miyiz? Yani, bu durumda hiç kimse “tiyatro seyircisi” olmak istemiyor.
Tansu Biçer - Biz Sitare karakterini öyle bir şey düşünerek ortaya koymadık. Oradaki mantık oyuncunun “çok kötü oynamasıydı”. Burcu orada Sitare karakterini gerçekten çok güzel canlandırdı. Bu özellikle diğer meslek gruplarından gelip sahneye çıkan kişileri eleştirmek amacını taşımıyor. Ama sonuçta, tiyatro dünyasında gerçekten “bu kadar kötü oynayan insanlar” var. Bu “kötü oynayan insanlar” bir şekilde tiyatroda kendilerine yer buluyorlar. Sitare karakteri de bunlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Dikkat ederseniz Sitare, Halit'in tanıdığının kızı olarak kumpanyaya gelir. Sitare'nin burada oyunculuğundan ziyade ön plana çıkan bir güzelliği, bir seksepalitesi var. Bunların cezp ediciliği var. Evet, bütün bunlar tiyatro dünyasında yaşanan gerçek olaylar.
 
SDK - Günümüzde, tiyatro camiasında sahneye çıkmak için tiyatro eğitiminin, birikiminin ve çalışmanın yerine sizin saydığınız güzellik, cinsel çekicilik ve cazibe gibi parametrelerin geçer akçe olarak kabul edildiği durumların yaşandığını söyleyebilir miyiz?
Tansu Biçer - Bu olayların yaşandığını görüyoruz. Bunlar benim söylememle olmuyor. Yaşanıyor. Bu arada tiyatro sahnesi ile dizilerin durumları da karıştırılıyor. Dizileri bundan ayrı tutmak lazım. Orası güzel yüz ve güzel vücut aranan bir sektör. Onların hitap ettikleri duygular farklı. O sektör için bunlar normal kabul edilebilir. Ama tiyatro sahnesi bambaşka bir olaydır.
 
SDK - Oyundaki inandırıcılık dozu biraz fazla mı kaçıyor? Sanki sahnede ciddi ciddi rakı içiyorsunuz gibi geldi bana.
Tansu Biçer - Evet, ciddi ciddi rakı içiyoruz. Sarhoş olmamak için rakıları bayağı sulu yapıyoruz. O çok teknik bir durum ama sahnede sarhoş olmuyoruz. Mesela, çay yerine kola içiyoruz.
 
SDK - Gelelim siyah beyaz kostümlere, makyaja ve yaratılan özel atmosfere..
Tansu Biçer - Dikkat ettiyseniz ilk sahneler daha siyah beyaz. Bu siyah beyaz sahneler de eski fotoğraf hissi vermesi için Cem Yılmazer'in özel tasarımı olarak sahneye yansıdı. Geçmişten geliyorlarmış gibi bir his verebilmesi için kostümler, makyaj, dekor, ışık, siyah beyaz düşünüldü. Mesela, Moliere'in “Cimri”sini ya da “Lüks Hayat” oynamaya başladığımızda birden atmosfer değişiyor ve her şey çok renkli, çok parlak olarak karşımıza çıkıyor.
 
SDK - Bu arada, siyah beyaz tren sahnesinden “Lüks Hayat”'a pat diye geçiveriyorsunuz. Bu izleyiciyi resmen şoke ediyor. Neden “Lüks Hayat”?
Tansu Biçer - “Lüks Hayat” müzikal yapısıyla Türk Tiyatro tarihi için çok önemli bir durak taşıdır. “Lüks Hayat” müzikali bizim için de çok önemli bir yerdedir. Tıpkı İngiltere'deki “Cats Müzikali” gibi 30 kusur yıl boyunca kapalı gişe oynamış uzun soluklu bir oyundur ve hala sıcaklığını koruyan bir müzikaldir. Mesela oyun sırasında, melodiyi bilen seyirciler de şarkıya katılıyorlar. Maalesef yeni yetişen nesil “Lüks Hayat”'ı bilmiyor ama bizim neslimiz ve bizden öncekiler müziği duyunca oyuncularla birlikte söylemeye başlıyorlar.
 
SDK - Müzik deyince, oyunda özellikle kantoların yer almasının çok hoş bir fikir olduğunu düşünüyorum.
Tansu Biçer - Kantonun Türk Tiyatrosunun geçmişindeki yerini göz ardı etmek mümkün değil. Burada amaç Türk Tiyatrosu'nda önemli yer tutan özelliklere yer verilmesiydi. O yıllarda turneye çıkan kumpanyalarda kanto söyleme geleneğini yansıtmak istedik. O dönemlerde tiyatronun yapılma şartları, biçimleri, üsluplar, seçilen eserler oyunda bütün bunların hepsinden bir parça vermeye çalıştık. Mesela, oyunlar arasında Ali çıkıp çığırtkanlık yapıp, seyirciler arasında dolaşıyor. “Yazıyooor, yazıyooorrr” diye haber veriyor. O zamanlar, tiyatro haberlerinin gazetelerde, radyoda, televizyonda ya da internette yayınlanması diye bir olanak yok. Bir şehre gidilir, oyunun haberi çığırtkanlar tarafından halka duyurulurmuş. Bütün bu öğelerin yer alması oyunu çekici hale getiriyor diye düşünüyorum.
 
SDK - Oyunun içinde sadece klasikler değil aynı zamanda yakın geçmiş ve günümüz yazarları da yer alıyor.
Tansu Biçer - Bu oyun bir ustalara saygı geçidi gibi. Sadece Shakespeare, Moliere, Çehov değil aynı zamanda Haldun Taner, Ferhan Şensoy'a da bir saygı niteliği taşıyor. Saygı duyduğumuz tiyatroya emeği geçmiş, Türk ve dünya tiyatrosunu geliştirmek adına çok önemli işler yapmış olan ustalara duyduğumuz saygıyı ifade etmeye çalıştık.
 
SDK - Gelelim Ferhan Şensoy'a. Neden özellikle Ferhan Şensoy'un o oyununu seçtiniz? (Sorunun cevabını biliyorum bilmesine de domuzuna soruyorum. Kahkahalar…)
Tansu Biçer - Çünkü o oyun, bir karı kocanın tiyatroya gitmesini daha doğrusunu “gidemeyişini” anlatıyor. Aslında bu oyun tiyatroya “neden gidilemediğini” anlatan çok güzel bir eleştiridir. Güzel bir bakış açısı. Ferhan Şensoy'un bu oyunu, “neden bu insanlar tiyatroya gelmez?” sorusuna çok güzel bir cevaptır.
 
SDK - Neden gelemiyorlarmış?
Tansu Biçer - Tam da bu yüzden. (Birlikte kahkahadan kırılıyoruz gülmekten) Çünkü biri tiyatroya gitmek istiyor, diğeri gitmek istemiyor. Aslına bakarsanız biri tiyatroya neden gitmek istediğini de bilmiyor. Tiyatroya gitsek mi diyerek gidiyorlar. Bunlar hakir gördüğümüz bir yaklaşım değil ama maalesef gerçek hayatta bunlar yaşanıyor. Oyunda karı kocadan biri diğerine “Tiyatro bileti var. Gidelim mi?” diye soruyor. Çok içten bir istek. Adam da oyun neymiş diye soruyor. Yanıt, “Faust”. Güldürü mü? Komik bir oyunmuş deyip “Faust”'a komik bir oyundur diye gidiliyor. Sonra bin türlü bahane bulup bir türlü evden çıkamıyorlar. Evet, gündelik hayatta da bu küçük bahanelerle hayatımızı yönlendiriyoruz. Tiyatroya gitmemek için hep bir mazeretimiz var. Mesela, Semaver Kumpanya'ya gelemiyoruz diyorlar. Neden? Kocamustafa Paşa'ya gelemiyoruz çünkü çok uzak diyorlar. Çünkü yolu çok ters, çünkü işlerimiz çok yoğun, çünkü çok uzak, çünkü hava kötü, çünkü maç var, çünkü yağmur yağıyor, çünkü soğuk, çünkü çok yorgunuz, çünkü televizyonda takip ettiğim dizim var, çünkü şöyle, çünkü böyle, çünkü, çünkü, çünkü. Hep bir mazeretimiz var.
Hava yağmurlu ya da soğuk olsa da sinemaya veya maça gidiliyor da neden tiyatroya gidilemiyor?
 
SDK - Hakikaten Semaver Kumpanya tiyatro topluluğunun sahnesi söylendiği gibi ulaşılamayacak kadar uzakta mı?
Tansu Biçer - Hayır, Taksim'den dolmuş kalkıyor. 15 dakika sonra tiyatrodasınız. İstanbul'daki mesafeler düşünüldüğünde 15 dakikalık mesafe çok uzak olmamalı. Kocamustafa Paşa insanların zihninde oluşmayan bir isim. Bahaneler üreten insanlar için öyle bir semt yok. Zihinlerde öyle bir isim oluşmadığına göre orası çok uzakta olmalı diye düşünüyorlar. Açıklaması bu. Bir diğer popüler bahane ise “çok yorgunuz” sözcüğü. Tiyatroya “çok yorgunuz” diye geliyorlar. Oyun sonunda “iyi ki gelmişiz, yorgunluğumuz kalmadı, dinlendik ” diye gidiyorlar. Evet, biz bunun böyle olacağını biliyoruz, ama tiyatroya gitmemek için hazırda hep bir bahanesi olan insanlara bunu anlatamıyoruz.
 
SDK - Bu tiyatroya bir türlü gidememe hadisesi sadece sizin başınıza mı geliyor? Yoksa diğer tiyatro toplulukları da bundan etkileniyorlar mı?
Tansu Biçer - Hadi biz uzağız diyelim. Taksim'de bir sürü tiyatro var. Onlara da gidilmiyor. Başka yerlerde de tiyatrolar var. Onlara da gidilmiyor. Mesela, Taksimdeki Ferhan Şensoy'un tiyatrosu, mesela Harbiye'deki Kenter Tiyatrosu. Yarı boş salonlara oynuyorlar. Ya yeni gelen nesil tiyatroya alışık değil ya da tiyatro seyircisi yapılan işlerin kalitesinden dolayı tiyatrodan ürktü. Didaktik, ucuz, basit işler seyirciyi tiyatrodan soğuttu. Brecht'in bir lafı var. “Tiyatro öncelikle eğlencelidir”. Tiyatroya gittiğimiz için haz duyuyoruz. Neden haz duyarsınız? Rejiden, ışıktan, kostümden haz duyarsınız. Oyuncuların oynayış biçimlerinden haz duyarsınız. Tiyatro izlerken bir şeyden haz duymanız gerekir. Bu arada onların size söylediği şeyleri alırsınız. Fikir olarak ya katılırsınız ya da katılmazsınız bir şekilde oyuncularla bir şeyler paylaşırsınız ama öncelikle haz almanız gerekmektedir. Yani, tiyatroda olmaktan mutlu olmanız gerekir. Geçmişte yapılan birçok iş bu mutluluğu azalttı. Tiyatro öğretici olmalıdır, tiyatro yol gösterici olmalıdır diye diye oyun adına o kadar didaktik, o kadar sert işler ortaya kondu ki. Hani seyirciye aç kulağını, aç gözünü, beni dinle deyince o zaman insanlar şöyle dedi. “Yaa kardeşim benim de fikrim var bu hayatta. Benden daha iyi ne biliyor olabilirsin ki” diye düşünmeye başladırlar. Gerçekten de sahnedeki birçok insan da koltuklarda oturan insanlardan daha fazla bir şeyler bilmeyerek bunu ısrarla söylemeye devam edince insanlar tiyatrodan soğudu. Dolayısıyla suç sadece izleyicilerde değil. Tabii bir yandan da televizyonun çok büyük etkisi var. Televizyon vazgeçilmeyen bir şey oldu. Şimdi televizyon da internet sayesinde baltalanıyor. Bu hayat böyle. Hep yeni bir şey çıkacak. Bir süre sonra internet de sıradanlaşacak. Bu hayat böyle ama tiyatro hep var olacak.
 
SDK - Tekrar oyuna geri dönersek Semaver öyküsünün içine geçen Kumpanya'da Halit ve Saffet, sırf tiyatro yapmak için hırsızlık yapan bir çocuğun hikayesinden yola çıkarak, “haklı olma ya da haklı olmama” olgusunu eksen alarak toplumun tiyatroya olan bakışını değerlendirirler. Bu çok çarpıcı özeleştiri üzerine biraz konuşabilir miyiz?
Tansu Biçer - Orada tiyatro kumpanyası Anadolu turnesine çıkabilsin diye gerekli olan parayı annesinin sandığından çalan çocuk kamu vicdanında “hırsız”, tiyatroculara göre “kahraman”, anneye göre “hayırsızdır”. Burada çocuk tiyatro yapmak istiyor. Tiyatro yapmak istediği tiyatro topluluğunun turneye gitmek için paraya ihtiyacı var ve o da aslında çok iyi niyetle parayı annesinin sandığından alıyor. Ali karakteri bunu asla kötü niyetle yapmıyor.
 
SDK - Buradaki annenin tavrı Türkiye'deki sıradan insanların tiyatroya olan bakışını da gösteriyor diyebilir miyiz?
Tansu Biçer- Annelerin tiyatroya karşı tavırları genelde öyle değil mi? Gidin bugün birçok tiyatrocuya sorun. %80'i “evet, benim annem babam da ben tiyatroya başlarken böyle düşünüyorlardı” diyecektir. Tiyatroya başlarken öncelikle ailesinden tepki alan çok sayıda tiyatro sanatçısı vardır. O aileler de bu tavrı kötü niyetle ortaya koymuyorlar. Çocuklarına iyi bir gelecek hazırlamak istiyorlar. Çünkü biliyorlar ki çocukları için tiyatroda çok parlak bir gelecek yok. Çocuklarını bekleyen maddi zorluklar, parasızlık, sıkıntılar ailelerin gözünü korkutuyor. Başlangıçta benim ailem de tiyatro sanatçısı olma isteğime çok sıcak bakmadı ama sonraları sahnelediğimiz oyunları gördükçe, tiyatroya duyduğumuz bu tutkuya tanık oldukça yavaş yavaş kabullendiler ve desteklemeye başladılar. Şu anda benim tiyatro kariyerimi belki benden fazla düşünüyorlar ve beni gerçekten destekliyor.
 
SDK - Peki, insanlar neden kendilerini bekleyen sefalete, parasızlığa ve sıkıntı dolu bir geleceğe gözü kapalı giriyorlar. Bu kadar arzuyla, bu kadar tutkuyla sefalet istenir mi?
Tansu Biçer - Bunu sözlerle açıklayabilmek mümkün değil. Bu bir tutku, bu bir aşk, bu bambaşka bir şey. Hani sahnenin tozunu yutmak derler ya. Çok klasik bir laftır. Bu tek kelimeyle tutku ve aşktır.
 
SDK - Ali'nin annesine geri dönersek, Semaver öyküsünde annenin bıçak sırtı oynadığı bir namaz kılma sahnesi var. Bu arada anne rolünü oynayan sanatçının harika bir anne portresi çıkardığını da hemen belirtelim. Anne namazını kılarken çok iyi niyetli olduğunu bildiğimiz oğlu Ali annesiyle şakalaşır ve ona namaz kıldırmaz. Bu sahneyle ilgili tepki alıyor musunuz?
Tansu Biçer - Hayır hiç tepki almıyoruz. Çünkü o sahne son derece samimi, son derece içten bir dille yansıtılıyor. Anlatacağınız hikayeyi samimi bir şekilde ortaya koyduğunuzda insanlar tepki vermiyorlar. Bu bir gerçek, ben de zamanında çok küçükken dedem namaz kılarken sırtına binerdim. Bilirsiniz üç, dört yaşında küçük çocuklar dedeleri, nineleri namaz kılarken onlarla oynamak isterler. Evet, Ali üç yaşında değil tabii ki ama annesi ile öyle şakalaşıyor. Çünkü onlar o evde bir ana bir oğul yaşıyorlar. Çok mazbut bir hayatları var. Anne de biraz kızıyor ama bir yandan da oğlu. Bir şey demiyor. Ali çok temiz bir çocuk, kötü bir niyeti yok. Ali orada “Allah seni biliyor, Allah beni biliyor, Allah içimizi biliyor. O yüzden bize kızmayacaktır” diyor. Orada çok büyük bir samimiyet var.
 
SDK - Gelelim bir fotoğraf karesini anımsatan final sahnesine. Neden siyah beyaz bir fotoğraf karesini anımsatan bu sahne üç kez tekrarlanıyor? En sonunda izleyicilerden biri alkışlamayı akıl edebildi de biz de oyunun finali olduğunu anlayabildik.
Tansu Biçer - O bölüm, zaten bizim alkış beklediğimiz bir bölüm değil. Orada izleyiciye, 1940'lı yıllarda çekilen bir fotoğrafı ellerine alıp baktıkları hissini vermek istedik. Burada bir başlangıç var. Bir tiyatro kumpanyası, Ali'nin hikayesi, turneye çıkılıyor, Moliere oynanıyor, Shakespeare, Haldun Taner, sonra Ferhan Şensoy derken zaman akıyor, Ali o turneden geri dönüyor ve hikaye bitiyor. Biz o fotoğrafa çıktığımız zaman, o sahneyi üç kez tekrarlıyoruz ki, her seferinde başka birimize bakabilme şansınız olsun istiyoruz. Fotoğrafı hemen gösterip çekmiyoruz. Uzun uzun bakın, Saffet, Ali, Sitare, Halit, Zabel Hanım, Remzi onların yaptıkları aklınıza geliyor. O zaman belki bütün bir oyun boyunca yaşadığınız bütün bu duyguları yeniden anımsayabilmeniz için bir alan oluşuyor. Fotoğraf albümünden çekip aldığınız ve arkasındaki öyküyü bildiğiniz bir fotoğrafa durup uzun uzun bakmak gibi bir duygu bu. Fotoğrafa bakarken geçmişten gelen anılar zihninize dolar. Orada anılar canlanıyor ya da bildiğiniz bir hikayeyi görüyorsunuz. Siz bu fotoğrafı düşünürken oyun geçer gider. Tıpkı hayat gibi. O nedenle biz bu oyunu siyah beyaz oynuyoruz.
 
    Son sözcüklerle birlikte, modern zamanların bol ışıklı parlaklığı soluyor. Işıklar griye çalarken Remzi tekrar fotoğraftaki yerine geri dönüyor. Aynı dik bakışlar. İnsanı delip geçen arkanızda duran geleceğe gönderilen oklar gibi. Havada hafif bir küskünlük, bir kırgınlık mı var? Kıymeti bilinmeyen, unutulmuş eski dostlar gibi mahzun duruşlar niye? Siyah beyaz makyajlar, sahneyi kaplayan bir sis bulutu. 1940'ların sonunda çekilmiş siyah beyaz bir fotoğraf.
 
    Ne kadar zaman geçti? Sadece bir an olmalı. Bir ana sığan kocaman hayatlar. Düşüncesi bile saçma. Hem ne kadar uzun olabilir ki? Ya söyleşi? O ne olacak? Ama fotoğraf öyle söylemiyor. Herhalde bana öyle geldi.
 
    Amaaan hayal perdesine yansıyan bir gölge, bir esinti. Olmuş ya da olmamış kimin umurunda?
 
    Rüzgara bırakılan sözcükler bu gök kubbede kaç kişinin yüreğinde kalır?
 
    "Sersem Kocanın Kurnaz Karısında” aktör de öyle demez mi?
 
    "Zaten aktör dediğin nedir, biz oynarken varız, yok olunca da sesimiz bu boş kubbede hoş bir seda olarak kalır, olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olarak kalırız. Görüyorum ki, hepiniz gardıroba hücuma hazırlanıyorsunuz. Birazdan tiyatro bomboş kalacak. Ama tiyatro işte o zaman yaşamaya başlar. Çünkü Satenik'in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır. Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir. Siranuş'la Virjin'in bir diyalogu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır. İşte bu hatıralar o sessizlikte saklandıkları yerlerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler. Artık kendimiz yokuz, seyircilerimiz de kalmadı. Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar. Gün ağarır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır. Perde!”
 
    Hafif bir esinti. Yüreğim üşüdü, elimdeki siyah beyaz fotoğraf titredi. Yoksa hepsi bir hayal miydi?
 
    Ah, Sait Faik ah! Yine yaptın yapacağını. Öyle aniden çıkıverdin ki karşıma. Semaver Kumpanya'yı yazmak şart oldu bana. Kim derdi ki, 2000'li yıllarda modern zamanların o insanı kahreden alışveriş manzaralarının yanı başında, şaka gibi duran eski bir sahafı bulacaksın. Sahafta, Sait Faik'in “Semaver Kumpanya” isimli kitabı seni bulacak. Varlık Yayınları. Sabri Esat Siyavuşgil'in ön sözüyle gülümsüyor. Basım yılı Nisan 1965. Sayı 1130. Elimde işte. “Semaver Kumpanya” tiyatro topluluğunun kurulmasına ve aynı isimli oyununun sahnelenmesine esin kaynağı olan orijinal basım kitap avuçlarımın içinde.
 
    Soluğum kesilmiş. Niye ki?
 
    İçim kıpır kıpır, bir yandan kitap söylenir. Mırıl mırıl. Yaz beni, yaz beni. Öte yandan sayfaların yakıcı çağrısı. Sait Faik yine gülüyor. Bu adamın o çapkın gülüşü, bir de o yürek yakan öyküleri yok mu? Bir gün öldürecek beni. Sayfaların içinde kaybolurken sesini duyar gibi oluyorum.
 
    Uzun etme artık.
 
    Hayat nedir ki?
 
    Koca bir şaka!

(yok)

Sinemografiyle Teatral Devrim:Yeni Kuşak Tiyatro; Şeylerin Şekli

Neil Labute, yeni dönem Amerikan Tiyatrosu' nun yetenekli yazarlarından bir tanesi. Mamet'in ince çizgilerinde yürüyor. Çok güzel bir dili var. Güncel konuları sahneye aktarırken öylesine bir tavır takınıyor ki; İngilizlerin dünya tiyatrosuna sunmaya çalıştığı bir takım akımları alt üst ediyor. Yazarı daha önce Hollywood' da bir çok kez izledik. “Lanetli Ada” adlı filmin hem senaryosunu yazan hem de filmi yöneten kişisiydi. Nicolas Cage' i filmde inanılmaz sürükleyici bir karaktere büründürmüştü. Yazarın en ilginç filmi “Tutku” dur. Cesurca çekilmiş sahneler; yerinde yönetim ve şahane oyunculuk Neil Labute' yi unutulmaz bir isim yapmıştı. Amerikan edebiyatında sıra dışı bir senarist, yazar, yönetmen kendisi. Ve şimdi şahane bir oyunu ile Türk Tiyatro severleri büyülüyor.
 
    Oyunu Yöneten Mehmet Ergen, Akbank Sanat'ın o yenilikçi tiyatro grubu olan “Yeni Kuşak Tiyatro” adlı gruba bu oyun ile can vermiş. “Can vermiş…” diyorum; çünkü bir tiyatro oyunu düşünün ki 'sinemografik tekniklerle iç içe' ve de inanılmaz başarılı. Bugüne dek izlediğiniz bütün oyunları bir kenara koyun, bu gösterimi tek başına bir köşede tutun. Emin olun, teatral tadı hiç bu kadar yaşayarak soluyamazsınız. 4 sahnede gerçekleşen gösterim, oturduğunuz koltukla nefes aldığınız alan kadar yakın size. Ve olaylar sizin de içinde bulunduğunuz bir duygu yoğunluğunda yaşanıyor.
 
Tiyatroda Sahnenin Değişimi
    Bu oyun bize bir tiyatro sahnesinin her yer olabileceğine işaret ediyor. Oyun içinde üst katlara çıkarak seyircinin durmadan sahne değiştirmesi; değiştirilen her sahnede olayın bir evresinin yaşanması Yöneten Mehmet Ergen' nin dahice düşüncesidir. 4 ayrı sahnede gerçekleşen gösterim, biz eleştirmenleri de durup düşünmeye itiyor: Yeni dönem tiyatroda sahne, kostüm, ışık, oyuncu nasıl olmalı? Mehmet Ergen bu sorduğum soruların cevabını “Şeylerin Şekli” nde veriyor. Yenilikçi tiyatronun nasıl olması gerektiğini detayıyla anlatıyor. Bu kritiğim dilerim yenilik gayesi taşıyan grupların da ilgisini çeker.
 
Şeylerin Şekli Konu
    "Heykeltraş” Jenny, üniversitede bitirme tezini ilginç bir konu üzerine seçer. Bir erkeği ele alıp o' nu ilk tanıştığı günden bu yana irdeleyerek, yaşamını, geçirdiği evreleri tek tek sunum halinde insanlara gösterecektir. Bu çalışmasını da sanat adına gerçekleştirecektir. Adam, bu iş için biçilmiş kaftandır. Jenny, işine başladığında bazı durumları göz ardı etmiştir. Her insani ilişkide beliren sevgi, aşk, hoşlanma duyguları; ödevle beraber iyice ayyuka çıkmıştır. Adam, Jenny'e karşı safça duygular besler. Hatta yakın arkadaşları Eveyln'i ve Philip' i bile Jenny'e duyduğu aşk yüzünden harcar. Dostluk, arkadaşlık ilişkilerini bir kenara iter. Artık yaşamının merkezinde Jenny vardır. Peki Jenny için yaşamın merkezi neresidir?
 
    Oyunu hem çeviren hem de yöneten Mehmet Ergen, bu ilginç, karmaşık konuyu duygusal boyuttan uzak tutarak yönetmiş. Daha çok sorgulamalar içinde oyunu izleyen seyirci; insan olmanın getirdiği bir takım duyguları irdeliyor sahnede. Günümüz genç kuşağının yaşadığı “duygu çıkmazları” da oyunda epeyce sorgulanıyor.
 
Harika Dörtlü
    Jenny rolünde oynayan Esra Bezen Bilgin rolünün psikodinamik yapısını çok iyi tahlil etmiş. Oyun içinde oyun gerçekleştirirken 'acıma' duygusunu silip atıyor. Seyirciyi şüphe içinde bırakmadan rolüne devam ediyor. Amacına ulaşmak için attığı her adımda; izleyen, oyunun sonrası için ne olacak kaygısına varıyor. Özellikle de oluşturduğu sergide, karşılıklı konuşmalardaki 'mantık' vurgusuna hayran kaldım. Adam rolünde Bartu Küçükçağlayan iyi bir karakter oyuncusu olduğunu kanıtlıyor. Oyun içinde değişim gösteren karakterinin bütün davranış motifini eksiksiz aktarıyor. Sağlam oyuncu kendisi. Tek takıldığım sahnesi, öpüşmeler esnasında olayı yaşayamıyor. Belki de her gösterimde tekrar edilen bu olay, Sevgili Küçükçağlayan' da bir bıkkınlık yaratmıştır. Kim bilebilir?... Eveyln' da Betül Çobanoğlu, geçmişi ile hesaplaşan ve yeni aşkı Philip' le evlilik hazırlıkları yapmaya çalışan bir karakteri oynuyor. Oyunun her karesinde başarılıydı. Philip' te rol alan Deniz Celiloğlu ekip başarısına büyük katkılar yapıyor. Esra Bezen Bilgin ile girdiği ikili polemiklerde sinirini iyi yansıtıyor.
 
Sinemografik Teknikler
    Oyunun yazarının Hollywood' da senarist olması ve filmler de oynaması oyunun sinemaya kaydığını gösteriyor. İn Yer Face akımının etkileri gözükse de oyunda, oyun için asıl olan sinemadan devşirme tekniklerin varlığıdır. 4 ayrı sahne var demiştik oyunda. Müze, ev, sergi salonu ve su altı evlilik bölümü. Her sahne sinemadaki bölümler gibi müzikli geçişlerle sağlamlaştırılıyor. İzleyen sahnelerin içine doğru çekiliyor. Yaşanılanlar gerçekçi aktarılıyor sahneye. Neil İrish'in dekor kostüm yapısını bu doğrultuda oluşturmuş. Işık da Yakup Çartık da bu tekniğe ayak uydurmuş. Zaten Yöneten Mehmet Ergen' nin başarısı ekibin tamamına yayılmış. Müzikler de gösteriye muhteşem tat katmış.
 
Şaşırtıcı Final
    Oyunda, Jenny' nin Adam'ın kulağına söylediği şey ne idi? Ortada yaşanılanlar tamamen yalan mıydı? Kurmaca mıydı? Planlı mıydı? Oyun içinde oyunda başka bir oyunda mı vardı? Peki Jenny ile Adam kavgalı iseler neden düğün sahnesinde beraberlerdi? Yatakta Jenny, Adam'ın kulağına ne demişti? Hala düşünüyorum. Burayı tam olarak çözmüş değilim. Fakat şunu biliyorum, oyunun finali insanı cezp ediyor. Ve düşündürüyor.
 
    Oyun her Çarşamba Akbank Sanat'ta sahneleniyor. Şunu da unutmamak lazım, oyunun asıl metininde inanılmaz küfürler buluyordu. Sevgili Mehmet Ergen, konuyu Türkçe'ye çevirirken küfürleri epeyce sadeleştirmiş. Bu bazı gruplara dilerim büyük bir ders olur. Oyunu nasıl izlenir bir hale getiririz fikri, dilerim her grup için temel düşünce olur. Yoksa 2 saat boyunca küfürlü bir gösteri bu güzelim oyunu mahvedebilirdi. Sinemografik tekniklerle yapılan bu şahane gösteriyi mutlaka izleyin.
 
Dip Not
Tiyatro Anadolu' nun yeni oyununu çok merak ettim. Geçenlerde sitelerinden gördüm yeni oyunlarını. Yakın bir zamanda Eskişehir'e gider isem muhakkak izleyeceğim oyunlarını.

(yok)

ABD'de ilk Türk tiyatrosu resmen kuruldu...

(yok)

<- :: ->

Sayfa Altı Fırsatları