.


TAŞINDIK..

YENİ SAYFA İÇİN TIKLAYIN
www.mesutdemiratar.tr.gg

Orf,Adet,Gelenek ve Gorenek - Cılgınca Bir Blog !!! - Blogcu




"Örf, Adet, Gelenek, Görenek"



ÖRF
Örfler,çoğu zaman toplumun katı beklentileri olarak nitelenen birtakım örnek tutum ve davranışlardır.Örfler, aynı zamanda toplumu,herhangi bir değer sisteminin bünyesini oluşturan temel taşlarını da temsil ederler.Bu değerler sistemi,toplumsal yapının durumuna göre giderek özel bir hukuk sistemine göre ya da o sistemdeki bir yasa maddesine de gerekçe olur.

Örflerin bireyle birey, bireyle aile, bireyle komşular ve akrabalar, bireyle halk ve ulus arasındaki ilişkileri,davranışları,tutum ve tavırları düzenleyen ve belirleyen işlevleri vardır. Toplumun her üyesini sürekli olarak baskı altında tutan örfler, zorlayıcı yaptırıcı ya da yasaklayıcı yaptırımlarıyla bireyin grupla cemaatle ya da toplumla uygun olmasını sağlarlar.

Öte yandan cins, yaş,sınıf ve mesleklere göre belirlenmiş çeşitli örfler bunlar arasında bağlantıyı koruma, kollama, pekiştirme ve denetleme işlevleriyle de yüklüdürler.Örflere karşı çıkma kimi toplumlarda yasaya karşı çıkmayla bir tutulur; hatta zaman zaman yasaların da üstünde tutularak katı ve bağışlamasız bir tutumla birey cezalandırılır.
ADET

Adetler, tıpkı örfler gibi birçok sosyal içerikli ilişkiyi düzenlemekte, yönetmekte ve denetlemektedirler.Toplumsal yaşamın düzenli gitmesinde, kuralların uygulanmasında adetler etkili olmaktadırlar; örneğin karşılama ve uğurlamalar; yemek ve sofra düzenleri; geçiş dönemleriyle ilgili kutlama ve kutsamalar;kız isteme,nişanlılık ve evlenme usulleri; cinsler, yaş grupları,meslek mensupları arasındaki ilişkilerin biçimleri;selamlaşma, hatır sorma sırasında uyulması gereken kurallar; bayramlar, mevsimler, önemli günlerle ilgili davranış biçimleri; "yas alma", "baş sağlığı dileme" gibi durumlarda söylenecek sözler, takınılacak tavırlar ve tutumlar adetlerin alanına girerler.

Adetler çeşitli kökenlerden kaynaklanmış ve biçimlenmişlerdir; bunlar içerisinde geçmiş zamanların yaşama biçimleri,dünya görüşleri, ilginç rastlantı ve olaylar önemli bir yer tutarlar. Bir toplumda, toplumun bütününü ilgilendiren adetler olduğu gibi, çeşitli mesleklerin, mezheplerin, etnik grupların v.b. kendilerine özgü adetleri vardır. Adetlerin pratikteki uygulanışını giderek gelenekleşmesini sağlayan bu konuda bilinçli yada bilinçsiz görev üstlenen yaş ve cins gruplarıyla dinsel liderler, dernek yöneticileri,oyun grubu başkanları bulunmaktadır.

Kimi adetler oldukça durağan ve sürekliyken,kimisi de zamanla değişebilen niteliktedir. Adetlerden bir bölümü toplumun büyük değişim çalkantısına ayak uydurarak özlerinde ve biçimlerinde sınırlı değişmelere uyarak benliklerini bir dereceye kadar korurken, bir bölümü de tıpkı canlı organizmalar gibi etkinliği ve diriliğini zamanla yitirerek gün gelir ortadan kalkarlar.
 

GELENEK

Gelenekler geniş anlamıyla bir kuşaktan ötekine geçirilebilen bilgi,tasarım,boş inanç,yaşantı biçimi; daha geniş anlamıyla maddi olmayan kültürdür. Dar anlamda ise, kuşaklar boyunca bir toplumun örneğin kutsal ya da politik işleri gibi önemli konulardaki görüşlerdir. Gelenekler sözlü ve yazılı olmak üzere iki bölüme ayrılırlar.

Tıpkı adetler gibi,ama onlardan daha güçlü olarak toplumsal yaşamın düzenlenmesinde ve denetlenmesinde önemli rol oynarlar.Nitelikleri bakımından genellikle tutucu olan gelenekler aile, hukuk,din ve politika gibi toplumsal kurumlar üzerinde etkilidirler; bilim ve sanat, geleneklerin daha az etkisi altındadırlar.

Bireyin bağlı bulunduğu grubun yada toplumun geleneklerine karşı çıkması,bu karşı çıkışın derecesine göre bireyin toplulukça aforozundan saldırıya uğramasına,hor görülmesinden alaya alınmasına kadar genişleyen tepki türlerinde biçimlenir.

Geleneklerin tıpkı örfler gibi yasalarla belirlenmiş türleri vardır.Yasa,geleneklere ve onlara aykırı davranışlar için verilecek olan cezaları bir ölçüye sokmaya çalışır.Gelenekler, genellikle yasalardan çok daha geniş bir alanı yönetirler.



GÖRENEK
Göreneğin örfe, adete, geleneğe bakarak yaptırım gücü daha zayıftır. Örfteki yapılma zorunluluğu, adet ve gelenekteki yapılmalı özelliği görenekteki yapılabilme özelliğini alır. En yalın tanımıyla bir şeyi görüle geldiği gibi yapma alışkanlığı olan görenek, öteki sosyal alışkanlık gibi gerekli ve uygun görülenleri kapsar.Ama bunların mutlaka yerine getirilmesini istemez. Öteden beri yapıla gelmekte olan, fakat henüz adet durumunu kazanmamış olan bu davranış biçimlerine grubun, toplumun gelişmesin uygun yenilikler eklenir. Bunlar süreklilik kazandığı gibi, bir süre sonra ortadan kalkabilirler. Görenekler,günlük yaşantımızın gerekli gördüğü ilişkilerin düzenlenmesinde,bireyler arasındaki sürtüşmeleri azaltmakta, toplumsal ilişkilerin kolaylaşmasında, belirleyici rol oynarlar. Komşu ziyaretlerinde, hasta yoklamalarında alış-verişte, ortak taşıtlara inip binmede, tanışma ve tanıştırılmalarda nasıl davranılacağını belirleyerek ilişkilerin düzenli gitmesine yardımcı olurlar.

(0)

Halk Takvimi

Halk takvimi; herhangi bir yöre insanının, temelde bir kültürel miras olarak edindiği, doğal olgularla, toplumsal kurumlar ve olgular arasındaki uzun süreli deneyimlere dayalı ilişkinin kurulduğu dinsel, tarihsel, törevsel, eğitsel, inançsal, hukuksal, tarımsal, siyasal, ekonomik bağın anımsama ve anımsatma görevini üstlenmiş olan zaman-hayat ikilisinin sistemli bir dizgesi olarak tanımlayabiliriz.

Halk takvimi olarak adlandırılan yerel takvim, bilinen yaygınlık kazanmış takvimlerden ayrı bir biçimde yılı bölümler, günleri yaygın adlandırılışlarından ayrı adlandırılır; kimi zaman birimlerine iyi ya da kötü özellikler yükler. Yaygın inanışlara göre halk takvimlerinde yılı oluşturan mevsimlerde, aylarda haftalarda, günlerde, gecelerde, gündüzlerde hatta vakitlerde kaçınmayı uyulmayı, şu yada bu biçimde davranmayı gerektiren güçler vardır. Halk takvimlerinde zamanı noktalama yada bölümlemeler, kimi kez düzenli bir biçimde yinelenen doğa olayları ile açıklık kazanırken; kimi kez de dinsel törenler, toplumsal ortamı etkileyen diğer toplumlarla ilişkiler, topluma getirilen bir yenilik, üretim biçimindeki bir değişiklik saygın bir kişinin ölümü, vb. etkin bir olgu ile kendini göstermektedir.

Halk takvimlerinin oluşumunda pek çok etkenin rolü vardır.

Coğrafi etkenler: Yaşanılan ortamda bulunan dağlar, nehirler, vadiler, bitki örtüsü ve bu ortamın yerli yada göçer canlıları halk takviminin oluşumunda etkilidir.

İklim koşulları-mevsimler: Ülkemizde halk arasında kullanılan yerel takvimlerde iklim koşuları ve mevsimlerin takvime yansıyışı ile ilgili sayısız örnek vardır. Zemheri, Hamsin, Erbain, Eyyam-ı Bahur, Cemreler, Mart Dokuzu, Leylek Kışı, Oğlak Kışı, Kocakarı soğukları, Hıdırellez, Ekim zamanı, Hasat zamanı, Bağbozumu vb gibi...

Doğal etkenler: Yerel takvimlerde çok sayıda insan ve hayvan ölümlerine neden olan salgın hastalıklar, su baskınları, kuraklıklar, halkın hafızasında yer eden Erzincan ve Gediz depremleri yansımalarını bulduğumuz olaylardır.

Göksel olaylar: Ay'ın görünen şekilleri, kimi yıldızlar, yıldız kümeleri, yıldız kaymaları kimi yerel takvimlerin oluşumunda etkili olmuşlardır. Kutup yıldızı, ülker yıldızı, ay ve güneş tutulmalarıyla ilgili ülkemizdeki kimi inanç ve uygulamalar bu konuyla ilgili örnek oluştururlar.

Dinsel etkenler: Ülkemizde İslâmi temellere dayalı olarak kutlanan çeşitli kandiller, kutsal aylar, hac ve hayırla ilgili noktalar, dinsel bayramlar halk takvimimizin oluşumundaki dinsel etkenlere örnek oluştururlar.

Ekonomik etkenler: Toplumsal yapıyı belirleyen ekonomik uğraş, toplumda ağırlıklı üretim ögesi çevresinde kümelenen uygulamalar, bunlarla ilgili olgular ve inançlar sistemi halk takvimlerinin iskeletini kurarlar. Bunun en iyi örneği bazı yerlerde ayların farklı isimlendirilmesidir. Döl tökümü- Mart, Çift ayı- Nisan, Göç ayı-Mayıs, Kiraz ayı-Haziran.

Toplumsal olaylar: İnkılaplar, kimi siyasi partilerin iktidarda oldukları dönemler, galibiyetler ve yenilgiler, göçler gibi toplumsal olaylar halk takvimine yansırlar

(0)

Halk Hekimliği (Geleneksel Tıp)

Halk hekimliği veya geleneksel tıp, ilk insanın tabiat olayları karşısında takındıkları tavırlar ve münasebet şekillerinden doğmuştur. Burada sihir veya büyünün önemli rolü olmuştur. Dini inançların ve büyünün önem kazandığı bu toplumlarda sağlık ve hastalık da, insan bedenine yabancı unsurların girmesi ve onların yaptıkları kötülüklerle izah edilirdi. İşte insanların bunlardan korunmak için düşündükleri çareler, halk tıbbının temellerini atmıştır. Dolayısıyla geleneksel toplumlarda hastalık ve sağlık hakkındaki düşünceler, halk kültürünün bir parçası olarak doğmuştur. Bu nedenle konu ile ilgili uygulamalar, öncelikle Antropoloji, Etnoloji ve Halkbilim disiplinlerini ilgilendirmekte, konunun teknik analizleri ise tıp ve eczacılık disiplinleri ile açıklanmaya ve değerlendirilmeye çalışılmaktadır.

Halk hekimliği veya halk tıbbı, modern tıptan farklılıklar gösterir. Geleneksel tıp, kültürün bir parçası olarak halk arasında yaşar. Geleneksel toplumlarda bir kişinin, bir hastalık hakkında bildiği bir şeyi, diğer fertler de bilmektedir. Bu bilgiler, kuşaktan kuşağa aktarılmaktadır. Böyle bir toplumda bir kişi diğer kültür unsurlarını nasıl öğreniyorsa, halk tıbbını da öyle öğrenmektedir.

Halk tıbbı, kültür unsurlarıyla mükemmel bir şekilde bütünleşmiştir. Hastalıkların çoğunda hasta ya iyi olur, ya da ölür. İnanış, iyi olursa tedavinin iyi sonuç verdiği şeklinde olup, bu tedavi süreklilik kazanır. Ölüm durumunda ise, tedavi tekniğinin uygunluğundan daha çok, hastanın bu tedavinin dışında kaldığına inanılır.

Modern tıp ile halk tıbbının arasındaki en önemli fark, hastalıkların çıkış nedeni üzerindedir. Modern tıpta hastalıkların nedeni mikrop teorisi ile açıklanmaya çalışılırken, halk tıbbı, mikrobu bilmesine rağmen, hastalıkların nedenini, birtakım büyüsel, tabiat üstü olaylara dayandırır.

Eskiden, özellikle gelişmemiş veya gelişmekte olan, modern tıbbın olanaklarından yararlanamayan ülkelerde halkın, hastalandıklarında doktora gidemeyince veya inançları nedeniyle gitmek istemeyince hastalıklarını teşhis ve tedavi amacıyla başvurduğu yöntemlerin oluşturduğu halk tıbbı, günümüzde de modern tıbbın yanında hâlâ geçerliliğini koruyabilmektedir. Bunda inançların çok ağır değişmesinin de önemli rolü bulunmaktadır.

Ülkemizde de, özellikle geleneksel kesimde bu tür uygulamalara, eskisi kadar olmasa da, oldukça sık rastlanmaktadır. Halk arasında "kocakarı" diye bilinen ve kendine göre tedavi uygulamaları bulunan kişiler, aslında birer "halk hekimi"dirler. Yaptıkları ilaçlar "kocakarı ilacı" diye tanınan bu kişilerin bazılarının uygulamalarının veya hazırladıkları ilaçların hastalıkların tedavisi ile doğrudan ilgisi olmazken, bazılarının uygulama ve ilaçlarının da olumlu sonuçlar verebildikleri görülmektedir. Bunlar çoğunlukla tedavi yöntemlerini büyüklerinden öğrenmiş, deneyimli kişiler olup, tedavide bitkisel, hayvansal ve madensel maddelerle hazırladıkları "halk ilacı"nı kullanarak hastalıkları tedavi etmeye çalışmaktadırlar. Bunların çoğu tedaviyi evlerinde gerçekleştirirken, bazıları da hastaneleri hatırlatan bağımsız birimlerde, yani "halk hastanesi" diyebileceğimiz yerlerde hastalarını yatırarak, bir süre tedavi edebilmektedirler.

Bu halk ilaçlarının hazırlanmasında ise çoğunlukla çevrede yetişen bitkilerden yararlanılmaktadır. "Şifalı bitkiler" denen bu tür bitkilerin ülkemizde yoğun bir kullanımı vardır. Bunların bir kısmı halk arasında oldukça tanınmakta ve bazı hastalıklarda sıkça kullanılmakta iken, bazıları ise sadece halk hekimleri tarafından tanınabilmektedir. Bu tür bitkiler ve hastalıkları tedavideki etkileri ile ilgili olarak Eczacılık fakültelerinde de çeşitli araştırmalar yapılmakta ve bu araştırmalar yayınlanmaktadır.

Modern tıbbın tedavi ve bakım teknikleri ile halk tıbbı arasında benzerlikler görülebilmektedir. Örneğin ağrılar için kullanılan aspirin, aslında halk tıbbının uzun yıllar kullandığı kinin, kokain gibi bitkilerin geliştirilmesi sonucunda ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde halk arasında bazı hastalıklarda kullanılan çeşitli bitkilerin, yapılan araştırmalar sonucunda bu hastalıklara karşı gerçekten etkili oldukları belirlenmiştir. Halk tıbbında görülen bazı tedavi uygulamalarının ise, yine modern tıptaki doktor tedavileri ile benzerlik gösterdikleri saptanmıştır.

Genel olarak günümüzde modern tıp ile halk tıbbının karşılıklı bir etkileşim içinde oldukları söylenebilir. Hastalıkları ortaya çıkaran nedenler üzerinde çalışmalarını yoğunlaştıran modern tıp, hastalıkların tedavisi bakımından halk tıbbından yararlanarak, tedavide daha kesin sonuçlar almaya yönelik ilerlemeler kaydetmiştir. Halk tıbbı da bu gelişmelerden yararlanma imkanları bulmuştur. Bu çerçevede bazı hastalıklarda eczane ilaçları, halk ilaçlarının yerini almaya başlamıştır. Buna karşılık nazar değmesi, cin çarpması sonucu oluştuğuna inanılan hastalıklarda halk modern tıbba güvenmemektedir. Astım ve kalp gibi bazı hastalıklarda ise halk hem modern, hem de halk tıbbından yararlanmaktadır. Kanser ve ameliyatı gerektiren bazı hastalıklar halk hekimlerinin hemen hemen hiç ele almadıkları hastalıklar olup, bunlar tamamen modern tıbba bırakılmışlardır.

Sonuç olarak geleneksel bir yapıya sahip olan yörelerde halkın hastalıklara bakışı da, kültürünün etkisi altında biçimlenmektedir. Yapılan araştırmalar, eğitim durumunun yanında, ekonomik şartların da hastalıklara karşı olan tutumu etkilediğini göstermektedir. Ayrıca şehirle temas, iletişim ve ulaşım araçlarının yoğun kullanımı da halkın modern tıbba yaklaşımını kolaylaştırmaktadır. Bu eğilim, özellikle gençler arasında daha kuvvetli olarak görülmektedir. Buna rağmen okumuş veya okumamış, zengin veya fakir olsun, halkın bir kısmı hâlâ belirli hastalık tiplerinde modern tıbbın dışındaki metotlara başvurmakta, nazar değmesi, türbeleri ziyaret, kırık - çıkık uygulamaları sıkça görülebilmektedir.

Buna rağmen, yapılan araştırmalar, geleneksel tıptan, modern tıbba doğru bir yönelişin başladığını, bu yönelişin ise yörenin sosyo-kültürel ve ekonomik özelliklerine bağlı olarak hızlı veya yavaş olduğunu göstermektedir.

HALK İLAÇLARI

Arı sokması

a)      Arının soktuğu yere buz konulur, buz yoksa soğuk suda tutulur ya da çamur sürülür.
b)      Bir demet maydanoz dövülür, arının soktuğu yere sarılır.
c)       Arının soktuğu yere sarımsak sürülür.

Ateş Düşürme

a)      Sirkeye batırılmış bez alına, boyuna, el ve ayaklara, bedene konur. Bu işlem ateş düşünceye kadar yinelenerek sürdürülür.
b)      Bir limon sıkılır, içine ,aspirin atılıp eritilir, eriyik hastanın alın gibi yerlerine sürülür.
c)       İspirto, aspirin, bir iki damla zeytinyağı damlasından oluşan karışım vücudun eklem yerlerine sürülür.

Astım: Kırk gün güvercin yumurtası çiğ olarak aç karnına içilir.

Ağrılar

a)      Kara lahana yaprağı ateşle ısıtılır. Ağrıyan yere konur. Bu işlem sık sık tekrarlanır.
b)      Keten tohumu kaynatılarak lapa hale getirilir, bir miktar kına ve neft yağı ile karıştırılarak ağrıyan yere sürülür. Bu işlem günde bir kez olmak üzere birkaç gün yapılır.
c)       Kuru tütün ufalanarak bir miktar rakıya karıştırılıp krem haline getirilir. Ağrıyan yere merhem gibi sürülür.
d)      İnce kum ateşte kavrulur, içine çekirdeği ile birlikte dövülmüş zeytin karıştırılır, oluşan karışım sıcak olarak ağrıyan yere sarılıp bağlanır. Bu işlem üç dört gün tekrarlanır.

Ayak Ağrısı: Kaya tuzu sıcak suda eritilir, ayaklar bu suda on dakika kadar tutulur.

Burkulmalara Karşı: Kuru soğan tuzla ya da zeytinle havanda dövülerek burkulan yere bağlanır.

Baş Ağrısı

a)      Bütün bir patates halka dilimler halinde kesilir, üzerine kahve serpilerek alna bağlanır.
b)      Limon halka dilimler halinde kesilir, alna bağlanır.
c)       Hayvanın ödü ile kına karılarak alna bağlanır, birkaç saat bekletilir.

Bronşite Karşı

a)      Keten tohumu ve nöbet şekeri karıştırılarak dövülür ve yenir.
b)      Bir dilim ekmek iyice kızartılır, közde kızartılan ekmek dilimi sirkeye batırılıp göğüse konur.

Bademcike Karşı: Pamuk ispirtoyla ıslatılıp üzerine karabiber serpilerek boğaza bağlanır.

Böbrek Taşı İçin

a)      Döngel (muşmula) yaprağı kaynatılarak çay gibi içilir, bu işleme taş düşünceye kadar devam edilir.
b)      Her sabah maydanoz veya yoğurt suyu içilir.

Burun Kanaması: Yumurta kabuğu yakılarak kül haline getirilir. Burun kanadığında bu kül burna çekilir.

Basura Karşı

a)      Sarımsak sürülür. Bu işlem sürekli her sabah yapılır.
b)      Yabani güllerin orta kısmı kaynatılıp çay gibi içilir.

Dolama: Bamya sütle pişirilerek parmağa sarılır.

Gribe Karşı: Limonlu nane ya da limonlu ıhlamur kaynatılarak çay gibi içilir.

Göz Arpacığı: Arpacık üzerine sarımsak sürülür.

İshal

a)      Bir bardak gazoz içine bir aspirin atılıp eritilerek içilirse ishal kesilir.
b)      Bir kahve kaşığı kahve limon suyuyla karıştırılarak içilir.
c)       Bir çay bardağı yoğurt bir çay bardağı karbonatla karıştırılarak yenir.

Kansere Karşı: Isırgan otunun yazın tazesi, kışın kurusu  çay gibi kaynatılır, her sabah aç karnına içilir.

Kabakulak: Hastaya kırmızı helva yedirilir, kabakulak olan yere tava karası sürülür.

Karın Şişliği: Kepek ve sirke karıştırılarak ısıtılıp karına bağlanır.

Kireçlenme: Kireçlenme olan yerlere balık yağı sürülür.

Kulak Sancısı: Kulağın içine bir damla pırasa suyu akıtılır.

Köpek Isırması: Köpeğin ısırdığı yere ekmek mayası bağlanır.

Mide Ağrısı

a)      Balla süt karıştırılıp içilir.
b)      Andız kökü kaynatılarak suyu çay gibi içilir.
c)       Aç karında tahin helvası yenir.
d)      Siğil yaprağı çiğnenip yutulur.

Mayasıl

a)      Ateşte parpulanan patlıcan toz kına ile karıştırılır. Mayasıl olan yere  konur ve bir bezle bağlanır.
b)      Şeftali yaprağı kaynatılarak on gün boyunca çay gibi içilir.
c)       Kirpi eti yenir.
d)      Mürver bitkisinin tohumu yutulur.

Nefes Darlığı

a)      Isırgan otu kaynatılarak her gün çay gibi içilir.
b)      Kara turp oyularak içi bal ile doldurulur. Turbun altından ince bir delik açılır, bir kabın ağzına yerleştirilir. Bir gece bekletilir, daha sonra sızan bal yenir.
c)       Çam kozalağı kaynatılarak çay gibi içilir.

Öksürük

a)      Bir kaşık bal ile bir kaşık limon suyu karıştırılarak içilir. Bu işleme her sabah aç karında birkaç gün devam edilir.
b)      Elma, ıhlamur ve limon kabuğu ile birlikte kaynatılır, her sabah aç karında çay gibi içilir.
c)       Maydanoz çiğ olarak yenir.

Pişik: Yakılan kuru sazın külü pişiklere sürülür.

Romatizma

a)      At kestanesiyle nöbet şekeri dövülerek karıştırılıp yenir.
b)      Bir kazan suya bir teneke arpa konup kaynatılır, su dayanabilecek sıcaklığa düşürülür. Hasta kazanın içine girip bir saat bekletilir. Bu işlem birkaç gün tekrar edilir.
c)       Bir kazan suya bir demet sultan otu konularak kaynatılır. Su dayanabilecek sıcaklığa düşürülür. Hasta içine girerek bir saat bekletilir. Bu işlem birkaç gün yinelenir.
d)      Hasta, boğazına kadar yığın halinde bulunan büyük baş hayvan gübresi içine gömülür, bir saat bekletilir.
e)      Rendelenmiş kereviz kökü suyundan bir bardak içilir.

Saç: Saç uzaması ve dökülmesi için ilkbaharda asma dalları kırılarak damlayan suları şişeye toplanır, bununla baş yıkanır.

Sarılık: Hastalığa yakalanan kişinin alnı yada göğsü jiletle çizilir.

Sırt Ağrıları

a)      Bardak vurulur.
b)      Ağrıyan yerlere bal sürülür, üzerine kırmızı ya da kara biber ekilir. Üzerine delikli bir gazete örtülür. Gazetenin üzerine de bir havlu yayılarak bir gece bu şekilde durulur. Bu işlem sık sık yinelenir.

Sıtma: Kırlarda yetişen ve adına “sıtma otu” denen küçük pembe çiçekli bir bitki kaynatılır, çay gibi içilir.

Yara ve Çıbanlara Karşı

a)      Yara ve çıbanların üzerine sinir otu bağlanır, bulunmazsa lahana yaprağı ya da domates bağlanır.
b)      Soğanın içine sabun, bir parçacık da nişadır konulup pişirilir, normal sıcaklıkta yara ya da çıbanın üzerine bağlanır.

Zehirli Hayvan Isırmalarına Karşı: Kibrit çöpünün baş tarafı kazınır, çıkanlar ısırılan yere konur

(0)

Türk Dünyası



Klasik dünya düzeni içinde Sovyetler Birliğinin dağılma sürecinde dengeler bozulup yeni oluşumlar ortaya çıkmıştır. Başta ekonomik ve siyasal etkileşimlerde hız alan değişim süreci hemen ardından sosyal-kültürel alanlarda yeni arayışları-özlemleri gündeme getirmiştir. Hiç kuşkusuz Sovyetler Birliğinin dağılması başta Türkiye'yi etkilemiştir. Bağımsızlığını ilan eden Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan, Türkmenistan ve Azerbaycan yeni dünya düzeni içinde, tarihsel birliktelikten kaynaklanan Türkiye Cumhuriyeti ile ilişkilerini özellikle kültürel boyutta geliştirmişlerdir. Türkiye bu kısa süreç içerisinde kültür politikasına yeni bir yön vermiş ve bağlantılarını ekonomik siyasi boyutlara taşımıştır. Karşılıklı imzalanan eğitim, kültür, ekonomik, işbirliği gibi anlaşmalar güncelleştirilmiş ve doğal olarak yeni kurum, kuruluş, dernek, vakıf, üniversite gibi birlikte yürütülen projelere dönüşmüştür.




Bu gelişime paralel olarak Kültür Bakanlığı Halk Kültürlerinin Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü bünyesinde Türk Dünyası Araştırma Şubesi kurulmuş, bunu Dışişleri Bakanlığı Türk İşbirliği ve Kalkınma Ajansı (TİKA), Türk Kültür ve Sanatları Ortak Yönetimi (TÜRKSOY) gibi yeni kurumlar izlemiştir.




Türk Dünyası Araştırma Şubesi çalışmalarını Türkiye dışında yaşayan Türk toplum ve topluluklarıyla ilgili kültürel boyutlu araştırma ve yayınlarla sürdürmektedir. Bunun yanısıra 1950'lerden sonra Türkiye'ye göç eden Kazak, Kırgız, Türkmen, Özbek ve Uygur toplulukları ile ilgili envanter çalışması ve geleneksel özelliklerinin incelenmesi ile ilgili araştırmalarını sürdüren şube 1999 yılında Türkiye'de Yaşayan Kazaklar başlıklı bir özel sayı çıkarmıştır. Önümüzdeki yıllarda Özbek, Kırgız, Türkmen ve Uygurlarla ilgili projeler güncelleştirilerek yayına dönüştürülecektir. Yine 1999 yılı içerisinde "Gagauz Halk Kültürü" adlı (Türkçe-İngilizce) prestij kitap yayınlayarak kamuoyunun bilgisine sunulmuştur.



Türk Dünyası Araştırma Şubesi, yine aynı adla "Anayurttan Atayurda Türk Dünyası" Dergisini yayınlamaktadır. 3 er aylık periyotlarla yayınlanan dergi, bilim-kültür-sanat ağırlıklı olup Türkiye içinde dışında yaşayan Türk toplum ve topluluklarıyla ilgili bilimsel nitelikli yazılara yer vermektedir. Türk Dünyası dergisi 17. sayıyla yayın hayatını sürdürmektedir.

Türk Dünyası Araştırma Şubesi, dergi yayıncılığı, alan araştırmaları ve envanter çalışmalarının yanısıra yerli ve yabancı bilimadamı, uzman ve ilgili kişilerle Türk Dünyasını ilgilendiren kültürel konularda danışmanlık hizmeti de vermektedir.

Türk Dünyası Araştırma Şubesinin doğrudan ya da koordinatörlüğünde gerçekleştirilen çalışmalar:

"İpekyolu Halk Kültürü Alan Araştırmaları" (1992-93-94-95-96)
"Türk Lehçe ve Şiveleri Sözlüğü ve Alan Araştırması"
"Türk Dünyası Nevruz Kutlamaları" (1993-94-95-96-97-98-99) Nevruz kutlamaları ile ilgili yurtdışı araştırmalarının yanısıra Türk Dünyası Nevruz özel sayısı, afiş, broşür gibi yayınlar da bulunmaktadır.
"Türk Cumhuriyetlerinde Kültür Profili Araştırması" SİAR tarafından hazırlanıp yayınlandı.
"Merv'in 2500. Yılına Armağan" prestij eser projesi (1995-96) yayına hazır hale getirildi.
"Manas Destanının 1000. Yılı Uluslararası Sempozyumu" (1995) yapıldı. Ayrıca Türk Dünyası Manas özel sayısı hazırlandı.
"Türk Dünyası Fotoğraf Sergisi" 1992-1996 yılları arasında yurtiçi ve yurtdışında sergilendi

(0)

HIDIRELLEZ BAYRAMI



İlk çağlara bir göz gezdirildiğinde, Mezopotamya, Anadolu, İran, Yunanistan ve hatta bütün doğu Akdeniz çevresi ülkelerinde bazı tanrılar adına bahar yada yazın gelişiyle ilgili ayin ve törenlerin yapıldığı görülmektedir. Bu ayinlerden en eskilerinden birinin M.Ö. III binin sonlarında Mezopotamya'da Ur şehrinde yapıldığını anlatan belgeler mevcuttur. Sözkonusu ayin, kış mevsiminin sonunda Mezopotamya ovasını sulayarak etrafını yeşilliğe boğan Fırat ve Dicle'nin canlandırıcı gücünü temsil eden Tommuz adına yapılıyordu. Dumuzi diye de bilinen bu tanrının adına baharın gelişiyle yeniden canlanışı ve etrafına bolluk, bereket saçışını kutlamak için törenler yapılıyordu. Tommuz kültünün ibrâniler kanalıyla Suriye ve Mısır üzerinden eski Yunanistan'a ve Anadolu'ya geçtiği bilinmektedir.

Doğanın canlanması ve tekrar yaşamaya başlaması demek olan bahar yada yaz mevsimimin gelişi dünyanın neresinde olursa olsun insan yaşamında önemli bir olaydır. Hıdırellez geleneği ile ilgili olarak yaygın olan inanç, Hızır ile İlyas'ın bir araya geldiği günün anısına tören yapılmasıdır. Hıdırellez günü genellikle 6 Mayıs'ta kutlanmaktadır. Bazı yörelerde 5 Mayıs bayram günü, 6 Mayıs Hıdırellez günü olarak kabul edilmekte ve ona göre törenler düzenlenmektedir. Hıdırellez günü (Rüz-ı Hızır) halk takviminde yazın başlangıcı olarak kabul edilmektedir. Türkler arasındaki halk takvimine göre bir yıl iki ana bölüme ayrılmaktadır. Hıdırellez gününden (6 Mayıs) 8 Kasıma kadar süren devre 186 gün olup Hızır günleri adıyla anılmaktadır. Bu dönem yaz mevsimi olarak adlandırılmaktadır. 8 Kasım'dan 6 Mayıs'a kadar süren ikinci devre kış devresi olup Kasım günleri olarak adlandırılmakta ve 179 gün sürmektedir.

Hıdırellez etrafında oluşan gelenekler, inançlar, törenler bir bakıma Sultan Nevruz ve diğer baharı karşılama gelenek ve törenleri ile karıştırılmıştır. Bunun nedeni bahar bayramlarının birkaç önemli gün üzerinde yoğunlaşmış olmasıdır. Bu bakımdan Nevruz, Hırıdellez veya diğer bahar törenlerinin tamamını herhangi birinin kutlanması sırasında görmek mümkündür.

Gerek Anadolu'da ve gerekse Anadolu dışındaki Türk Topluluklarında Hıdırellez'in yaklaşması ile çeşitli hazırlıklar yapılmaktadır. Evler baştan başa silinmekte, ev eşyaları, mutfak eşyaları, üst-baş baştan başa temizlenmektedir. Bu çabalar Hızır (A.S) ın eve uğramasını sağlamak için yapılmaktadır. Diğer yandan Hıdırellez günü kuzu veya oğlak kesilmesi, çeşitli yemeklerin hazırlanması, bu arada birçok yiyeceğin hazırlanması tamamlanır. Hıdırellez'i bazı yerlerde bir gün öncesinden oruç tutularak karşılayan insanlar vardır. Bütün hazırlıklar bittikten sonra en yakın bol ağaçlı, pınarı olan mesire yerlerine giden halk, Hıdırellez günü çeşitli oyunlar, eğlenceler ile o günü mutlu bir şekilde geçirmeye çalışırlar.

Hıdırellez kutlamalarının yapıldığı yerler genellikle günün anlamına uygun sulak, yeşillik bölgeleridir. Geleneğe uygun olarak Anadolu'nun birçok bölgesinde "Hıdırlık" denilen mesire yerleri mevcuttur. Bu bölgelerde mezarlık, yatır vb. gibi çevre halkınca mukaddes kabul edilen, adak adanan veya bez, çaput bağlamak gibi geleneklerin sergilendiği yerlerde görülmektedir.

Hıdırellezde uygulanan en önemli tören şüphesiz 'niyet oyunu' dur. Genç kızların talihlerini açmak, kısmetlerini belirlemek için uygulanmaktadır. Oyun bölgelere göre niyet çekme, baht çömleği, bahtiyar, bahtıbar gibi değişik isimler almaktadır. Oyun şu şekilde gerçekleşir; bir testi ile getirilen su çömleğe konulur. Su dolu çömleğin içine herkes nişanını atar. Bu genellikle yüzük, küpe vs. işaretler yanında fesleğen, nane, mantuvar çiçeği de olabilir. çömlek arife günü üstü bir örtü ile örtülerek bir gül ağacının dibine bırakılır. Küpün üzerine bir kilit konulur ve usulen kilitlenir. Ertesi günü tekrar biraraya gelen kızlar gül ağacının dibinden çömleği alırlar. Kilit açılır ve bir kişi, niyetleri çekmeye başlar. Bu arada maniler okunur. Her mani işareti çıkanın bahtına kabul edilir. Oyun işaretler bitinceye kadar devam eder. Oyunda söylenen manilere ümit, neşe, metanet, aşk, sevgi, şefkat, iyilik, kardeşlik, gurbet, vatan sevgisi gibi temalar görülür.

Bu manilerden birkaç örnek:

Hey bahtiyar, bahtiyar
Bahtiyarın vakti var.
Bir güzelin bir çirkine
Sarılmaya vakti var.

Mortufal başı mısın?
Cevahir taşı mısın?
Gel bir mani söyleyim
Cebinde taşır mısın?

Hıdırellez gününe dair yaygın inançlardan biri de yoğurt çalma geleneğinde kendini gösterir. Hıdırellez günü maya kullanmadan yoğurt çalınır. Yoğurdun tutması halinde eve Hızır'ın uğradığına inanılır.

Kültür Bakanlığı, Halk Kültürlerini Araştırma ve Geliştirme Genel Müdürlüğü tarafından 1990 yılında düzenlenen Türkiye'de Hıdırellez Geleneğinin Derlenmesi Projesi bu konudaki bilgilerin derli toplu hale getirilmesini sağlamıştır. Genel Müdürlüğümüz tarafından her yıl çeşitli illerde yapılan alan araştırmalarından halen konuyla ilgili derlemeler yapılmaktadır.

Ayrıca Genel Müdürlüğümüz tarafından yürütülen çalışmalarla Hıdırellez Kültür-Bahar Bayramı'nın tüm yurt çapında kutlanması sağlanmaktadır.

(0)

MEDDAH

Hikaye anlatmak olan meddahlık taklit yapma sanatıdır. Perdesi, sahnesi, dekoru, kostümü bir sanatkarda toplanmış bir temâşadır (gösteridir).

Meddah bir sandalyeye oturarak dinleyicilerine hikayeler anlatır. Meddahın anlatışını, günlük yaşamdaki olaylar, masallar, destanlar, hikayeler ve efsaneler oluşturur.

Meddahın aksesuarını bir mendil ile bir sopa-baston oluşturur. Genellikle güldürücü, ahlaki ve edebi sonuç çıkarılacak hikayelerine klişeleşmiş "râvıyân-ı ahbar ve nâkılân-ı âsar ve muhaddisân-ı rüzigar şöyle rivayet ederler ki" şeklinde sözbaşı ile başlar, daha sonra kahramanları sayıp hikayesini anlatır. Meddah hikayenin kahramanlarını kendi yöresinin dili ve şiveleri ile konuşturan insandır. Meddah çok oyunculu bir tiyatro eserinin tek sanatçısı, oyuncusu konumundadır. Okumanın gelişmediği, dinlemenin rağbet gördüğü zamanlarda Osmanlı Sarayında şehirlerde, kasabalarda, ramazan gecelerinde, sünnet düğünlerinde, kahvehanelerde bu sanatı sürdürürdü. Bu sanatın günümüzdeki uzantısı stand-up yapan showmenlerdir.

(0)

ORTAOYUNU

Karagöz'ün perdeden yere inmiş bir türü olan ortaoyunu 15. yy'dan itibaren gelişmeye başlamış ve dramatik karakterini 19 yy'ın birinci yarısında kazanmıştır. Çevresi seyirciler ile çevrili bir alanda oynandığı için bu ismi almıştır.

Şehir halk tiyatrosu olan "Ortaoyunu"nun belli başlı iki kahramanı kavuklu ve pişekar'dır. Ortaoyunu bu iki karakterin arasında geçen söz düellosuna dayanır. Kavuklu cahil görünüp, ahmak geçinen telaşlı, kurnaz neşeli bir halk adamıdır. Pişekar ise okumuş işgüzar, iyiyi kötüden ayırt eden yaşlı bir kişidir.

Kavuklu ve Pişekâr dışında Karagöz oyunundaki diğer tipleri (Acem, Karadenizli, Arnavut, Tuzsuz Deli Bekir, Zenneler vb.) Ortaoyununda görmek mümkündür.

Ortaoyununda "Yeni Dünya" adı verilen basit paravana, evi yuvarlak masada dükkanı temsil eder. İki iskemlede dekoru tamamlar

(0)

<- :: ->

Sayfa Altı Fırsatları