.


TAŞINDIK..

YENİ SAYFA İÇİN TIKLAYIN
www.mesutdemiratar.tr.gg

Fikhi Meseleler - Cılgınca Bir Blog !!! - Blogcu




Mi'rac Imtihani Uzerine

Aslinda hayatimiz bastan sona imtihanlarla doludur. Daha dogrusu bu imtihanlar okulda iken baslar dünyaya ait, ahirete ait olmak üzere bütün çesitleriyle sürüp gider. Nitekim Mi'rac mucizesi de bir imtihan olarak insanlarin hayatina girmis, sonucu ahirete kadar varan bir ebedi saadete bile vesile teskil etmistir.

Hatta bu imtihanda elmas ruhlu Ebu Bekir'lerle, kömür ruhlu Ebu Cehil'ler ayrilmislar, imtihani kazananlarla kaybedenler iyice su yüzüne çikmislardir.

Nitekim mucizenin cereyan ettigi gecenin sabahinda Mekke'de büyük bir heyecan dalgasi her tarafi kaplamis, gece cereyan eden mucizeyi sabah isiten müsrikler, hep birlikte yeni bir isyan ve itham bayragi açmislar:

- Olmaz böyle sey! Bir gecede Kudüs'e gitmek, oradan göklere uçmak, oradan da semalari geçmek.. mümkün degil, diye feryadi basmislardir.

Ancak, iman sahipleri onlarin bunca isyan ve tugyanlarina karsilik vermekte gecikmemisler, elmas ruhlu Ebu Bekir:

- Sayet bunu O söylüyorsa mutlaka dogrudur, çünkü ben aksam sabah bundan çok daha büyük haberleri ve hadiseleri O'ndan dinliyorum, diyerek imtihani kazanmistir.

Müsriklerin böylesine isyan ve itirazlarindan da anlasiliyor ki, Mi'rac mucizesi Resulüllah'in dünyadaki cesediyle cereyan etmis, bu yolculukta ceset ruhla birlikte hazir bulunmustur. Sayet sadece ruhla, yani rüya gibi bir durumla vaki olsaydi, müsriklerin böylesine isyan ve itirazlarina sebep olmayacakti. Çünkü rüya halinde Mi'rac her zaman, herkes için mümkündür. Alimlerimiz, Mi'rac mucizesine itikadî açidan bakarken söyle bir tasnif yaparlar: Mi'rac hadisesinin üç basamagi, üç kismi vardir.

Birinci kisim: Mekke'den Kudüs'teki Mescid-i Aksa'ya kadar olan gece yolculugu kismidir. Bu kisim, ayetin sarahatiyle sabittir. Bunu inkara cüret etmek, yahut hafife almak, küfürden baska bir sey degildir.

Ikinci kisim: Mescid-i Aksa'dan göklere dogru uçus ve geçis kismidir. Bu da meshur hadisle sabittir. Bunu inkara cür'et eden de dalaletle itham olunur.

Üçüncü kisim ise: Göklerin ötesine uçus, mahiyetini hayal bile edemedigimiz sahalara geçistir. Bu da âhâd hadisle sabittir.

Bununla münkirine günahkârlik isnad olunur, ancak küfür isnad olunmaz, fasik kimse sayilir.

***

Mi'rac mucizesi gibi diger kudsi hadiselerin senenin bazi devrelerine serpistirilmis olmasinin herhalde hikmetleri vardir. Müminler böyle gün ve geceler sebebiyle, dinî hayatlarini yeniden bir kontrol edip, kendilerine gelsinler, yasayislarina bir çeki düzen verip, imanî ve Islâmî hayatlarini daha da kuvvetlendirme sevk ve suuru kazansinlar...

Mi'rac gecesi, bizlere böyle bir tefekkür yaptiriyor, nefis murakabe ve muhasebesi temin ediyorsa hedefini bulmus, hikmetine varmis demektir.

Böyle tefekkürlü gün ve geceler diler, kudsi ay ve gecenizi tebrik ederken, hayat boyu süren maddî-manevî bütün imtihanlarinizda da

Rabb'imizden basarilar ihsan etmesini niyaz eylerim.

(yok)

"Âmentü" Hassasiyeti

Âmentü", "Iman ettim-Inandim" anlamina gelen Arapça bir fiil. Islâm istilahinda, inanç esaslarina bagliligin ifadesi.

Bir Müslüman, daha ilk yaslarda, "Âmentü" diye baslayan bir ahidlesme egitimi içine girer. "Allah'a, meleklerine, kitaplarina, peygamberlerine , ahiret gününe, kadere, hayir ve serrin Allah'tan geldigine, öldükten sonra dirilise" inandigini bildirir. Bu, kalbî ve kavlî, yani dil ile ifade edilen ve kalben onaylanan bir baglanistir. Bu teahhüd, Müslümanin en temel kabulleridir , kisiliginin mihveridir, öz dokusudur. Müslüman olmak, bu teahhüdle varolan bir seydir.

Bu çerçeveye Islâm akîdesi denir. Akide baglanilan sey demektir. Insan, "Âmentü" dediginde, kendi kisiligini, çok temel ölçülerle , baglamis olur. "Iman" bu baglanis halidir. Bu bagliligi kisiligine özümsetmis olanlara da "Mü'min" denir.

"Iman" olmadan, Müslüman olmak mümkün degildir.

Bir Müslümanin en öncelikli duyarligi, iman halini bir bütün olarak korumaktir. Imanda kesinti olmaz, parçalanma olmaz. Müslüman her nefesi mü'min olarak yasama duyarligi içindedir. O yüzden, "son nefesi mü'min olarak vermek", bir Müslüman için en stratejik hedeftir.

Hatta Müslüman, bir gaflet içine düsüp, son nefesi mü'min olarak verememekten endise eder. Ama bu korkuyu dengeleyen ümidin kapisi, Allah'in sonsuz rahmeti sebebiyle her zaman açiktir. . Bu sebeple, Müslümanin ruh hali "beyne'l-havfi ve'r-recâ- Korku ile ümit arasinda"dir.

Bu, iman üzerindeki titizlikten ileri gelir. Çünkü imanin makarri - yani yerlestigi yer olan kalb, degismeye müsait bir manevi iklimdir. Müslüman, kalbinin iman üzre sekinete ulasmasini, sebata ermesini diler hep... "Amentü"nün kalbe yükledigi sorumlulugun farkinda olmak, ancak onun hukukunu bilmekle mümkündür. Âmentü'nün hukukunu bilmek ise , o bütün içine giren her "iman umdesi"nin insan için ne anlam ifade ettigini bilmekle mümkündür.

Yasanan sürece baktigimizda görülen su ki, Müslümanla "Amentü"nün iliskisi, tedricen asinan bir iliski haline gelmistir. Asil olan bilgi, suur ve iman duyarligidir. Önce bilgi ve suur hali asinmis, ancak iman duyarligi devam etmistir. Ancak bilgi ve suur boyutu asinan bir duyarligi devam ettirmek mümkün olmadigi için, zaman içinde iman duyarligi da yerini gaflete terketmek zorunda kalmistir. Bu, imanin farkinda olmama halidir. Ne kadari var, ne kadari yok, nerede yara almis , neresi yeniden insa edilmis, hangi iman umdesine ne kadar yabancilasilmis...Kisilikle iman arasinda hangi baglar mevcut , hangisi kopmus, hangi kisilik özelligi hangi akideden kaynaklanan kabullerle biçimlendirilmis... Neredeyse tüm sinirlar belirsizlik içine sürüklenmis...

Islâm'in aradigi "Amentü" duyarligi böyle bir belirsizligi kabul etmez. Çünkü bu belirsizlik içinde, hayati, akide çevresinde dokuma imkâni yoktur. Akide, bir yerde durur, kisiligimiz bir yerde ve kisiligimiz , her türlü baska iman umdesinin etkisiyle sekillenmeye açik hale gelir. Oysa "Amentü" çerçevesi, bir "Dinü'l-kayyim-sapasaglam bir din" olusturur. Yani her unsuru birbirini bütünleyen, sapasaglam bir hayat manzumesi insa eder.

Insan, "Âmentü"nün en temel umdesi olan "Allah bilgisi"ne ulasmak ve O'nun hukukunu bilmek zorunda.

Allah'i bilmeyen insanin, hiçbir seyi yerli yerine oturtmasi mümkün olamaz. Tabiî kendi varolusunu da...

Hayati izah edemez.

Baska insanlarla, esya ile hukukunu bilemez.Allah'i bilmek demek, O'na göre kendi konumunu belirlemek demektir.

"O beni ilgilendirmiyor" dediginizde bir dünya olusturursunuz , O'nu yok farzederseniz bir dünya olusturursunuz, O'na baskaldirirsaniz bir dünya olusturursunuz, farkli tanrilarin varoldugunu düsündügünüzde bir dünya olusturursunuz...

O'na iman ettiginizde, O'nu sevdiginizde, O'nun buyruklarini önemsediginizde , O'nu varolusunuzun gerçek sebebi olarak telakki ettiginizde ise baska bir dünya olusturursunuz.

Her yaklasim, hem kendi kendinize bakisinizi, hem insanlarla ve esya ile iliskinizi etkiler. Allah'i yok farzedip de yeryüzünde, insan iliskilerini askin degerler üzerine kurma imkâni yoktur meselâ... O'na baskaldirip da, bir çikis yolu bulma imkâni da yoktur. O'nu yok farzederek kuracagimiz dünyayi bir cangil olmaktan kurtarma imkânimiz da yoktur... Çünkü orada "üstün deger"i Allah belirlemeyecekse kim belirleyecek gibi çok temel bir soru vardir.

Allah imani etrafina örülen diger iman umdeleri de, ayni tarzda , insan hayatini yönlendiren temel kisilik çerçevesi olustururlar. Her birinin, insan hayatina tasidigi duyarliklar vardir. Ahirete inanan insanla inanmayan, Kitaba inanan insanla inanmayan, Peygamber'e inanan insanla inanmayan, Meleklere ve kadere inanan insanla inanmayan için hayatin dayanak noktalari ve temel öncelikleri farklidir. Baska dünyalar kurar bu insanlar... Kimin hayatinda ahiret duyarligi varsa, o, bir baska yerde karsilastiginda utanmayacagi bir hayat yasamaga çalisir. Kimin hayatinda Kitap duyarligi varsa, o hayatini, Allah'tan gelen ölçüler içinde biçimlendirme gayretine soyunur. Peygamber, onun için ebedi bir isiktir, rehberdir...

Fir'avn niye Fir'avndir da Musa niye Musadir? Iste bu sorunun cevabi, Allah bilgisi, Allah suuru ve Allah imaninda saklidir.

Özetle "Amentü"nün muhtevasini kavramak demek, varolusun anlamini çözmek demektir.

Bilâl-i Habesi, Mekke inkârciligi içinde, "Âmentü" ile bulusmus bir insandi. Imanini korumak için iskenceye katlandi. Iman ne anlam ifade ediyordu Bilâl için? Bir insan neden katlanir iskenceye? Demek onun için iman, hayattan daha kiymetli bir seydi. Ugruna hayattan vazgeçilecek bir seydi.

Bilâl, "Amentü" demekle, tüm bir varolusun muhasebesini yapmis , dünyayi, âhireti suur süzgecinde kantara vurmustu. Dünyayi verecek , ölümsüzlügü kazanacakti. Emin olmak gerekir ki, her seyini vermeye hazirdi Bilâl "Allah kelimesinin yüceligi için..."

Süheyb-i Rûmi, "Bin canim olsa alabilirsiniz, yeter ki Peygamberime bir sey olmasin" derken, Peygamber'e imanin kendi hayati açisindan degerini ifade etmis olmaktaydi. Çünkü Peygamber onlar için, "onlari gerçekten diri kilacak bir mesajin tasiyicisi" idi... Sayet Peygamber onlarin ellerinden tutmasa idi, onlar için hayatta olmanin bir anlami yoktu. Insan olduklarini anlamislardi Peygamber'in önderligi ile.

Onlar "Amentü"nün her umdesinin içini böyle doldurmuslardi.

"Amentü" demek, içimizde bir kalb oldugunun farkina varmak demektir.

O kalbin, ancak Allah'la bulustugunda itmi'nana erecegini kavramak demektir. O kalbin ancak Allah bilgisi ile diri olacagini anlamak demektir.

Hayatlarimiz savrulup gidiyorsa biz farkinda olmadan, kalbimize bakmaliyiz. Oradaki Allah bilgisinin diriligine... Akide bütünlügümüzün kalbimize yansiyip yansimadigina... "Amentü" duyarliginin var olup olmadigina... "Allah" ismi celâli anildiginda kalplerimizin ürperip, ürpermedigine...

Kur'an, açik denizde firtinaya yakalanmis bir insanin hemen Allah'i hatirlayacagini, ama o zor durumdan kurtulur kurtulmaz yeniden gaflet ve inkâr uçurumuna yuvarlanacagini bildirir. Firtinaya tutulus, bir sok halidir. Demek, bir sok halinde insanin genlerine kazinmis Allah bilgisi gün yüzüne çikiyor. Bir hastalik halinde tutunacak dal ariyoruz. Bir felâketi gögüslerken ötelerden bir el uzanmasini diliyoruz. Inanç, uçurumdaki bir dal oluyor bizim için.. Oysa Islâm, imani bir tikanmisligin siginagi degil, iradî bir kabullenis olarak anliyor. Bir hayat tarzi olarak, bir ruh dokusu olarak.

Kur'an'da bize "Ey iman edenler, iman ediniz..." çagrisinda bulunuluyor. Orada hiçbir sey abes olarak yer almaz. Bu, bir imanda suur çagrisidir. Imanda duyarlik çagrisidir. Imanla gaflet bir arada bulunmaz. Iman, serapa bir hassasiyet alanidir.

(yok)

Kur'an ve tasavvuf

Hepimizin bildigi ve inandigi gibi Kur'an-i Kerim, yaraticimiz, rezzakimiz, sahibimiz, malikimiz, efendimiz olan Allah Teâlâ'nin, biz insanlara ve cinlere fermanidir. Ferman bizim gibi bir insan olan padisahtan gelirse ve isimize gelmezse, "Ferman padisahin ise daglar bizimdir" deyip, onun elinin, gözünün ve gücünün ulasamayacagi bir yere kaçip kurtulunuz. Ama Rabbu'l-Alemîn'den kaçmak ve saklanmak mümkün degil. O zaman, Allah'in göge ve yere "Isteyerek veya istemeyerek (buyruguma-fermanima) gelin." dediginde, o ikisinin, "Isteyerek geldik." (Fussilet, 11) dedigi gibi, "Rabbimin fermanina boynum kildan incedir" deyip itaat etmek; eskiya gibi, yahut Nuh (a.s.)'un oglu gibi daglara siginmanin fayda vermeyecegini (Hud, 43) bilmek gerek.

Kur'an, insanin ne oldugunu, nereden geldigini bildirdigi gibi, niçin geldigini de açik bir sekilde bildirir: O, Allah'in sözüdür; O'nun katindan gelmektedir; insanlara ve cinlere bir açiklama ve uyaridir: Onlara ne olduklarini ve niçin yaratildiklarini açiklamasinin yanisira, yaratilis maksadlarina uygun davranmadiklari takdirde, yüzyüze gelecekleri felaket ve tehlikeler hususunda onlari uyarir.

Kur'an'a göre, insanin yaratilis maksadi "ibadet", yani "Allah'a güzel bir sekilde kul olmak"tir. Bunun yolu da, Allah'a tek ve kamil ilah olarak inanmak (mü'min olmak); emir ve yasaklarina boyun egip, teslim olmak (müslüman olmak); bu iman ve teslimiyette samimi olmak, nifaka ve riyaya sapmamak (muhlis olmak); bu ihlasi ve samimiyeti zedeleyip de Rabbisinin gazabini haketmekten korktugu gibi, sevgisini kaybedecegim endisesi ile müthis bir endise ve buna paralel bir dikkat bir gayret içinde olma (muttaki olmak); dolayisiyla imanina, Islâm'ina, ihlasina, takvasina, bir diger ifadesiyle Rabbinin sanina uygun islerde ve hallerde olmak (salih olmak)tir. Kur'an bütün bunlari "ibadet" kelimesi ile anlatir ve cinlerin ve insanlarin ibadet için, yani Allah'a iyi kul olmalari için yaratildiklarini bildirir (Zariyat, 55). Bunun yolu da öncelikle Allah'i bilmek ve tanimak oldugu için, Kur'an, çogu ayetinde Allah'i insana tanitir.

Kur'an, Allah Teâlâ'nin yanisira insandan, hayattan ve kainattan bahseder insana, yaraticisini, kendisini ve içinde yasadigi dünyayi tanitir, fitratina uygun insan modelini sunar Ne yapacaklarini, nasil yapacaklarini, nelerden sakinmasi gerektigini bildirdigi gibi, bütün bu hususlarda en güzel bir örnek de sunarak, isini kolaylastirir ve "Andolsun ki Allah'in Peygamberi'nde sizin için, (yani) Allah'a ve ahiret gününe kavusmaya inanan ve Allah'i çok anan kimseler için, en güzel bir örnek vardir." (Ahzab, 21) buyurur.

Binaenaleyh insandan, örnegi olmayan bir sey istenmez ve o Peygamber gibi olmasi tavsiye edilir. Ayrica Kur'an seçkin ve örnek bir nesil olarak Hz. Peygamber (a.s.)'in ashabindan bahseder; Allah'a kullukta Resulullah'i örnek gösterirken, Resululah'a ümmet olusta da, ashabi örnek gösterir. Direkt olarak degilse de dolayli olarak bize Resulullah gibi kul; ashab gibi ümmet olmamiz tavsiye edilir; onlar Peygamberlerine nasil ittiba etmis, nasil saygi ve sevgi göstermis ise, bizim de onlar gibi uyumamamiz, saygi ve sevgi göstermemiz, ilmi, irfani, ahlâki, samimiyeti ile Peygamber varisi olan büyüklerimize ve alimlerimize onlar gibi saygili olmamiz istenir. Tasavvuf kendini, "cami-i ahkâm-i Kur'an olmak", "Kitab ve sünnete dört elle sarilmak", "Seriatin zahir ve batinini, ahkâm ve adabini iyi bilip yasamak." gibi sekillerde tarif ederken, Kur'an ve Sünnet dairesinde oldugunu, gayesinin bu ikisini, yani Islâm'i samimi bir tarzda hayata geçirmek oldugunu vurgulamaktadir. Kur'an'in ve onun vasitasiyla Rabbimiz'in istedigi de budur.

Kur'an'daki emir ve yasaklarda, insanin zahiren bunlari yerine getirmesi hiçbir zaman yeterli ve makbul sayilmamakta, mutlaka yapilan islerin içinin ihlasla doldurulmasi istenmektedir. Batininda ihlas, samimiyet, iyi niyet bulunmayan isler, sahibi için vebalden baska bir mana tasimamakta ve "riya" diye isimlendirilerek, agir bir ilahî tehdit konusu olmaktadir. Rabbimiz Kur'an'inda, bir taraftan fermanlarini bildirirken bir taraftan da bunlarin sirf kendi rizasi için yerine getirilmesi gerektigini sIk sIk vurgular. Binaenaleyh her emrin içinde, her seferinde söylenmese bile, o isin sirf Allah rizasi için ve dolayisiyla Allah'a yakisir sekilde yapilmasi geregi vardir. "Namaz kilin!", "Zekat ve sadaka verin!", "Adil olun!", "Hacca gidin!", "Kötülügün açik olanindan da, gizli olanindan da sakinin, uzak durun!", "Ölçü ve tartida hile yapmayin, insanlari aldatmayin!", "Faiz yemeyin, zinaya yaklasmayin, bekarlarinizi evlendirin!" gibi görünen dünya hayatimiza ilgili emir ve yasaklarin istisnasiz herbirinin, distan bakildiginda mükemmel olarak yerine getiriliyor görünmesi yeterli degildir ve ihlasla yapilmadiklari takdirde, o isler kendilerinden beklenen kemali saglamamaktadirlar. Bu yüzden de Allah katinda makbul sayilmiyorlar.

Insanin, iman ahkâm ve adabi ile Islâm'i bir bütün olarak yasamasina Kur'an, "ibadet" yani kulluk diyor. Bu kullugun gayesi ve yarari da elbette insana yönelik. Kur'an'in açik ifadesi ile, Rabbimiz'in bizim kullugumuza ihtiyaci olmadigi gibi, isyanimizdan da bir zarari yoktur. Kullugun insana yönelik faydasi "tekamül" , yani "kemale ermek, kamil insan olmak"tir. Hak Teâlâ her insani "kemal" potansiyeli ile yaratir. Insanin bu potansiyelini harekete geçirip, kemal mertebelerinde yükselmesini saglayacak olan sey, Rabbisinin ona bildirdigi reçetedir. O da Kur'an'daki kulluktur. Bu reçete ancak ciddi ve samimi sekilde uygulanirsa fayda verir, insan için yükselme saglar. Zahiren reçeteyi uygular görünmek, bosuna gayretten baska birsey degildir.

Insanin bir dis dünyasi, bir de iç dünyasi var. Insan bu iki dünyasinda birden yasar. Dis dünyasina ibretle bakmasi gerekigi gibi, iç dünyasina da ibretle bakmalidir. Çünkü Allah Teâlâ'nin ayet, alamet ve delilleri, dis dünyamiz gibi iç dünyamizi da süslemekte ve Rabbimiz, "Biz onlara afak ve enfüsteki, yani dis dünyalarindaki ve iç dünyalarindaki ayetlerimizi gösterecegiz ki o (Kur'an)in gerçek oldugu onlara iyice belli olsun..." (Fussilet, 53) buyurarak buna isaret etmektedir. Binaenaleyh insan sirf dis dünyasinda degil iç dünyasinda da kulluk yapmakla mükelleftir ve bu açidan iki dünya birbirini tamamlamaktadir. Kur'an sirf dis dünyasinda ilahî emirlere uyup, iç dünyasini sirkin, küfrün ve isyanin hakimiyetinden kurtarmaya gayret etmeyenleri "münafik" olarak nitelemekte ve bunun iki dünyasini da, inkara boyun egmis olanlarin halinden daha vahim saymaktadir. Binaenaleyh tevhid ehli, iste bu açidan da bir tevhid , "birleme" içindedir. Çünkü onlar hem iç, hem dis dünyalarini imanin hakimiyetine vererek, içi-disi, zahiri-batini bir hale gelmislerdir. Böylece onlar Allah'in fermanlarini, iç alemleri ve dis alemleri bir oldugu halde yerine getirmektedirler. Zaten onlardan istenen de bu...

Kur'an insani bu sekilde iki boyutlu kabul edince, emir ve yasaklari da iki boyutlu olarak gelmistir. Her emir ve yasagin bir zahiri sekli var ise, mutlaka insanin iç dünyasina yansiyan bir batinî hali de vardir ve batinî dünyada bulunup, dis dünyaya yansimayan fiiller Allah Teâlâ yaninda degerli oldugu halde, batinî hali olmayan fiil geçersiz ve tesirsizdir. Tesirsizdir çünkü, insanin potansiyelinde bulunan kemale erme gücünü ortaya çikarmak bir yana, onu köreltir. Bu açidan baktigimizda Kur'an'in bütününün, hem dis dünyamiza, hem iç dünyamiza yönelik oldugunu ve "Sunlar dis dünyamizla, sunlar da iç dünyamizl a ilgili" diye ayetleri, emir ve yasaklari arasinda bir ayirim yapmamizin dogru olmadigini söylemeliyiz. Kolaylik olsun diye yapilan taksim ve ayirimlarin da, birbirinden tamamen ayri seyleri anlatan ayirimlar degil, biribirini tamamlayan ve bütünleyen ayirimlar oldugunu unutmamaliyiz. Dolayisiyla meselâ biz tefsircilerin "fikhî ayetler", "itikadî ayetler", "ahlâkî ayetler", "kevnî ayetler", "kissa ayetleri" gibi ayirimlarimiz, bu ayetlerin konularini hiçbir zaman birbirinden kopuk konular olarak gördügümüz manasina gelmemelidir. Ayni sekilde ilimleri kelam, fikih, tefsir, tasavvuf seklinde ayirisimiz da ihtisas ihtiyacina bineaen olmustur. Yoksa bunlar birbiri ile ilgisiz seylerden bahsediyor degiller.

Tasavvuf kelimesi sonradan olsa da, mahiyet ve manasi itibari ile Kur'an ayetlerinde ve Kur'an'in pratige aktarilmasi demek olan Hz. Peygamber'in hayat ve düsüncesinde nüve ve tohum olarak bulunmaktadir." Hem sonra sadece Hz. Peygamber (s.a.v.)'in hayat ve düsüncesinde degil, "geçmis peygamberlerin Kur'an'da geçen kissalarinda da tasavvufî hayat ve tecrübenin bariz özelliklerini, veciz bir anlatim içerisinde görebiliriz. Bundan hareketle bütün semavi dinlerde tasavvufî boyutun oldugunu söyleyebiliriz." Bu neticeye mantik yolu ile de ulasabiliriz. Çünkü aklen, Allah Teâlâ'nin bizden önceki insanlara, batininda ihlas ve samimiyet bulunmayan bir ibadetle mükellef tutan seriatlar gönderdigini düsünmek abes olur.

Kur'an'da bulunan tasavvufî tabirler sadedinde sayilanlar arasinda namaz, oruç, hacc, zekat gibi daha çok fikhi alakâdar eden kelimeler yok. Ama bunlarin tasavvufla alakâsi olmadigini söyleyebilir miyiz? Bir fakihin namazdan bahsederken, sartlarini siralarken, sözlerini "Siz namazi bu sartlarda kilin da, gerisi ne olursa olsun geçerlidir" manasinda söyledigini varsayabilir miyiz?

Namazdaki ihlasi, husuyu, namazin iç dünyamizdaki halini önemsemedigini düsünebilir miyiz? Elbette hayir... O sadece dis dünyamizdaki görünen sekli ile namazi anlatmaktadir ve bu da önemlidir . Bu açidan, eger "seriat"i dinimizin ve imanimizin dis dünyamiza yansiyan kismi olarak tarif ediyor isek, tasavvuf da iç dünyamiza yansiyan kismidir ve biribirinin mütemmimidirler. Yok eger seriati, dinin bütünü olarak görüyorsak, tasavvufun ta kendisidir. Her iki açidan da, seriat ve tasavvuf, diger ifadesi ile tarikat, birbirinin ziddi, karsiti degil, kardesi-arkadasidir. Her ikisinin de hedefi, inanci, ibadeti ve ihlasi ile kâmil insanlar yetistirmektir. Konu Kur'an'in mesajini aktarmak olunca ister istemez tefsire girmek; tasavvufî boyutu söz konusu olunca da, tasavvufî tefsirlerden bahsetmek gerekir: Alimlerimiz Kur'an-i Kerim'i tasavvufî bakis ile yapilan tefsirleri iki kisma ayirarak, insafli ve tutarli olana isaret etmislerdir: Bunlardan biri, "nazarî, yani teorik tasavvufî tefsir", digeri de "isari veya feyzi tasavvufî tefsir" dir. Nazarî tasavvufî tefsir, tasavvufunu birtakim felsefi ögretiler ve teorik konular üzerine bina etmis olan mutasavviflarin, bu ögreti ve teorilerinin tesirinde kalarak yaptiklari tefsirdir. Feyzî veya isarî tasavvufî tefsire gelince o da "Kur'an-i Kerim âyetlerini, seyr-i sulük erbabinin gönlüne dogan ve âyetlerin zahirî manalarina ters düsmeyip, zahirî manalar ile uyusmasi mümkün olan bazi gizli isaretlere göre yapilan tefsirdir.

Tasavvufî tefsirle ilgili olarak bu açiklamaya yer vermemizin sebebi, tasavvufî açidan da Kur'an'a dayanip, Kur'an'dan deliller getirmenin de degisik usulleri oldugunu ve bu noktada her iddianin geçerli ve tutarli olmadigina dikkat çekmektir. Ehl-i Sünnet alimlerinin düsünüldügünde son derece isabetli oldugu görülecek olan bu gibi tasniflerine ve makbul tasavvufî tefsir için ortaya koyduklari sartlara uyuldugunda, kiyamete kadar manalari tükenmeyecek olan Kur'an'dan, gerçek mutasavviflarin günümüz insaninin ruhî ve fikrî açligini giderecek, kimi istismarcilarin yüzünden düsmanlarinin körükörüne muhalefetinden bunalan tasavvufa soluk aldiracak yeni yeni "isaretler" bulacaginda süphe yoktur.

(1)

Bid'at ve Heva Ehlinin Tekfiri Meselesi

Abdulfettah Ebu Gudde'den:

Seyh, imam, hafiz, seyhülIslam ibn-i Teymiyye Minhac-us-sünnet-ün-nebeviyye'de 3:27,60-62 sayfalarda içtihadda isabet edildiginde iki ecir, hata edildiginde bir ecir alma konusundan bahsederken söyle diyor:

Imam olsun, hakim, alim veya bir idareci ya da benzeri veya bir müftü olsun delillere dayanarak içtihad eden kimse, içtihadinda Allah'dan gücü yettigince takva ederse iste bu, Allah'in onu mükellef kildigi seydir. Iste o zaman Allah'a itaat etmis ve sevaba hak kazanmis olur. Cebirci cehmiyyenin görüsünün aksine, süphesiz Allah onu bundan dolayi ikab etmez. Böyle biri Allah'a itaat açisindan dogru hareket etmis demektir.

Bununla birlikte müctehid dogruyu bulabilir de, bulmayabilir de. Bunun hilafina olarak kaderiyye ve mutezile söyle derler: Her kim elden geldigi kadar çaba gösterirse dogruya erisir. Halbuki bu görüs batildir. Bilakis kim elden geldigince çaba gösterirse sevaba hak kazanir. Bu konu iki meseleye dayanmaktadir:

Günah, sahibinin küfrünü gerektirmez. Hariciler ise gerektirdigini söyler. Halbuki ateste ebedi kalmayi gerektirmez. Mutezilenin dediginin aksine günah, sefaatten mahrum kalmayi da gerektirmez.
Bir kimse Rasulullah'a (s.a.v.) uymak maksadi ile içtihad ederek yanlis bir tevile ulassa, bu kimse ne küfür ile, ne de fisk ile itham edilmez.
Aslinda bu nokta ameli meselelerde halk arasinda yaygin olarak bilinir. Akaid meselelerinde ise çoklari hata yapanlari tekfir etmislerdir.

Halbuki ne sahabeden ne de onlara güzelce uyan tabiinden böyle bir görüs bilinmemektedir. Ne de müslümanlarin imamlarindan böyle bir sey duyulmustur. Bu görüs aslinda hariciler, mutezile ve cehmiyye gibi kendilerine muhalefet edenleri tekfir ederek bid'ate düsen firkalarin görüsüdür.

Bu tutum malikiler, safiiler, hanbeliler ve diger imamlara tabi olanlarin çogunda da görülmüstür. Bunlar da tekfirde bu yolu tutabilirler. Bazilari bütün bid'at ehlini tekfir eder. Sonra bu görüsünden farkli düsünenleri bid'atçi olmakla itham eder. Halbuki bu, aynen haricilerin, mutezile ve cehmiyyenin görüsüdür.

Bu görüs, yani her bid'atçiyi tekfir etme, ne dört mezheb imaminda, ne de diger ulemada bulunmaz. Onlarin içinde her bid'atçiyi tekfir eden kimse yoktur. Bilakis onlardan yapilan sarih nakiller bunun aksinedir. O imamlardan bazen bazi sözleri söyleyenlerin tekfiri naklolunmussa da bununla o sözün küfür oldugunu, kaçinilmasi gerektigini kasdetmislerdir.

Bilmeyerek ve tevil ile küfür sözü söyleyen herkesi tekfir etmek de gerekmez. Belirli bir sahisda küfrün sübut bulmasi onun hakkinda ahirette cezanin sübut bulmasi gibidir ki baska yerde genisce açikladigimiz gibi bunun sartlari ve engelleri vardir.

Eger bir insan kafir olmazsa münafik da olamaz. Ancak mümindir. Onun için istigfar edilir, merhamet duyulur. Bir müslüman "Rabbimiz bize ve imanda bizden önce geçmis kardeslerimize magfiret et" [1] dedigi zaman, kendinden önceki asirlarda yasamis ümmeti kasdetmektedir. Eger bir mümin yanlis bir tevilde bulunsa, sünnete aykiri düsse, günah islese bile yine de imanda önceki kardeslerimizdendir ve ayetteki genel mananin çerçevesine girer.

Bir kisi 72 (sapik) firkadan olsa bile bu firkalarin çogu da kafir degil bilakis mümindirler. Nasil ki günahkar müminler Allah'in tehdidine muhatab iseler o firkadakiler de dalalet ve günahlari sebebiyle cezaya müstahak olacaklardir. Nebi (s.a.v.) onlari Islamdan çikarmadi, bilakis ümmetinden saydi. Onlarin ateste ebedi kalacagini da söylemedi. Iste bu, gözetilmesi gereken büyük bir prensiptir. Sünnete intisab edenlerin çogunda rafizi ve haricilerin bid'atleri türünden bir bid'at bulunmaktadir.

Rasulullah (s.a.v.)in ashabi, Ali b. Ebi Talib (r.a.) ve digerleri kendileriyle savasan haricileri tekfir etmediler. Bilakis onlarin Harura'da çiktiklari, taatten ve cemaatten ayrildiklari davalarini tevil ettiler. Ali b. Ebi Talib (r.a.) onlara söyle demisti: Sizleri mescidlerimizden men etmeyiz, feydeki hakkinizdan mahrum birakmayiz. Sonra onlara ibn-i Abbas'i gönderdi. Ibn-i Abbas (r.a.) onlarla münazara etti. Bunun üzerine haricilerin yaklasik yarisi geri döndü. Sonra Hz. Ali digerleri ile savasti ve onlari yendi.

Bununla birlikte ne onlari köle yapti, ne onlardan ganimet aldi, ne de sahabenin Müseylemet-ül-kezzab ve benzeri mürtedlere yaptigi muameleyi yapti. Aksine Hz. Ali'nin ve sahabenin haricilere muameleleri, sahabenin mürtedlere yaptigindan farkli idi. Sahabenin hiç biri de Hz. Ali'nin bu uygulamasini inkar etmedi. Bundan haricilerin Islam dininden dönmediklerine dair sahabenin ittifak içinde olduklari anlasilir.

Ishak dedi ki: Veki bize Ebu Halid'den tahdis etti, o da Hakim b. Cabir'den, dedi ki: Nehrevan taifesini [Hariciler - M. Ö.] öldürdügünde Hz. Ali'ye soruldu:

Onlar müsrik mi idiler?

Hz. Ali: Onlar sirkten kaçtilar.

Peki Münafik mi idiler?

Hz. Ali: Münafiklar Allah'i çok az zikrederler.

Peki o zaman ne idiler?

Hz. Ali: Bizimle harb eden bir gurup. Biz de onlarla harbettik. Bize karsi savastilar, biz de savastik. [2]

Derim ki [yani ibn-i Teymiyye -- M. Ö.] ilk hadisde ve bu hadisde nebi (s.a.v) in bir çok hadislerinde zemmettigi ve savasmayi emrettigi Nehrevan'daki Harura haricileri hakkinda Hz. Ali'nin bu sözü söyledigi açiktir. Ki o hariciler Osman'i, Ali'yi ve onlari sevenleri tekfir ederler. Onlara göre kim onlarla beraber olmazsa kafirdir! Yurtlari da dar-ul-küfürdür. Ancak kendi yurtlari dar-ul-Islamdir.

Sahabe ve onlardan sonraki ulema haricilerle savas etme üzerinde ittifak etmislerdir. Hariciler kendi mezheplerine uyandan baska bütün müslümanlara asidirler. Müslümanlara karsi savasi baslatan onlardir ve serleri ancak savas ile defedilebilmektedir. Müslümanlar için yol kesen eskiyadan daha zararli oldular. Yol kesenin maksadi mal ve paradir. Verildi mi öldürmezler. Insanlarin bazisina zarar verirler. Halbuki hariciler insanlarla din üzerine, kitab, sünnet ve sahabe icmai ile sabit olan yoldan, kendi bid'atlerine, batil tevillerine ve Kur'an'i fasid anlayislarina dönene kadar savas ederler. Bununla birlikte Ali (r.a.) onlarin kafir degil, münafik degil, mümin olduklarini belirtmistir.

Bu, Ebu Ishak el-isferayini ve ona uyanlar gibi bazilarinin görüslerinin hilafinadir. Onlar derler ki: Ancak bizi tekfir edenleri tekfir ederiz. Halbuki tekfir onlarin degil Allah'in hakkidir.

[Abdulfettah Ebu Gudde burada söyle bir not düsüyor: Allah rahmet eylesin Ebu Hanife'nin gögsü ne genis, insafi ne olgun! Kendisini tekfir edene kafir deyip demeyecegi soruldugunda söyle demistir: Beni tekfir edene kafir demem, yalan söylüyor derim. Bu ifade el-alim vel-müteallim kitabindadir. Ebu Mukatil Hafs ibn-i Selm es-semerkandi ondan sayfa 62-67 de söyle rivayet eder: "Dedim ki: sana kafir diyen hakkinda ne dersin? Dedi ki [yani Ebu Hanife -- Çeviren]: Onun yalanci oldugunu söylerim. Ona kafir demem. Fakat yalanci olarak isimlendiririm. Çünkü ihlal edilmesi haram kilinmis haklar ikidir: Biri Allah'la ilgili, öbürü ise kullarla ilgilidir. Allah'la ilgili hakkin haram olan ihlali, ona sirk kosmak, onu tekzib etmek ve küfürdür. Kullarla ilgili olarak ihlal edilmesi haram kilinmis seyler de aralarinda meydana gelen çesitli haksizliklardir. Allah'a karsi yalan söyleyenle bana karsi yalan söyleyenin ayni olmasi yarasmaz. Çünkü Allah ve rasulunu yalanlamak, diger bütün insanlar hakkinda yalan söylemekden daha büyük bir günahtir. Benim kafir oldugumu söyleyen benim nazarimda yalancidir. Benim hakkimda yalan söyledi diye benim de onun hakkinda yalan söylemem helal olmaz. Çünkü Allah teala söyle buyurdu: 'Bir kavme olan garaziniz sizi adaletten alikoymasin. Adalet ediniz, bu takvaya en yakin olandir.' [3] Dedi ki: (yani) bir kavme olan düsmanliginiz sizi onlara adil davranmaktan vazgeçmeye sevketmesin." Ebu Hanife'nin (r.aleyh) sözü ve Ebu Gudde'nin notu burada bitti. -- M. Ö.]
[Ibn-i Teymiyye devamla söyle diyor -- M. Ö.:]

Insana kendini yalanlayan hakkinda yalan söylemesi veya kendine karsi çirkin hareket edene çirkin hareketle karsilik vermesi yakismaz.

Sahabenin haricileri tekfir etmemelerine bir baska delil de onlarin haricilerin arkasinda namaz kilmalaridir. Abdullah b. Ömer (r.a.) ve baska sahabiler Necdet-el-haruri'nin arkasinda namaz kilarlardi. Sahabiler onlarla bir müslümanin müslümanla konustugu gibi konusur, fetva verir, hutbe söylerlerdi. Ayni sekilde Necdet-el-haruri mesele sormak için adam gönderdiginde, Abdullah b. Abbas cevaplandirirdi. Yine Buhari'deki hadisde [4] Nafi b. el-ezrak'i meshur meselelerde cevaplandirdigi gibi. Nafi onunla Kur'an'la ilgili konularda iki müslümanin yaptigi gibi münazara ediyordu. Müslümanlarin tavri hala böyledir. Rasulullah (s.a.v.)in sahih hadislerde onlarla savasmayi emretmesi ile birlikte müslümanlar, haricilere, (Ebu Bekir) es-siddik (r.a.)in savastigi mürtedler gibi bakmadilar.

Onlarin yeryüzünde öldürülenlerin en serlisi oldugu, onlari öldürenlerin en hayirli savasçilar olduguna dair hadis Ebu Umame tarafindan Tirmizi ve baskalarinca rivayet edilmistir. Bunun manasi onlarin müslümanlara karsi baskalarindan daha serli olmasidir. Yani kimse müslümanlara o kadar serli olmamistir. Ne yahudiler, ne de hristiyanlar... Çünkü hariciler kendilerine uymayan her müslümanin öldürülmesine, kanlarinin, mallarinin ve çocuklarinin katlinin helal kilinmasina içtihad etmis, onlari tekfir etmislerdi. Sapik bid'atlerinin ve cehaletlerinin büyüklügünden ötürü bu sekilde inaniyorlardi.

Bununla birlikte sahabe ve onlara güzelce uyan tabiin, onlari tekfir etmediler, mürted saymadilar. Onlara karsi ne sözde, ne fiilde asiri gitmediler. Aksine o konuda Allah'dan takva ettiler ve böylece adil bir tavir içinde oldular. Sia, mutezile ve sair bid'at ve heva ehli için de ayni sey söz konusudur.

Kim 72 firkanin hepsini tekfir ederse, kitaba, sünnete, sahabe icmaina ve onlara güzelce uyan tabiine muhalefet etmis olur. Her ne kadar bu "72 firka" hadisi Sahihayn'da yoksa da, ibn-i Hazm ve baskalari "zayif" dedilerse de Hakim gibi digerleri "hasen", yahut "sahih" demislerdir. Sünenlerde çesitli yollardan rivayet edilmistir.

"72 firka ateste ve bir firka cennettedir" sözü, "yetimlerin mallarini haksiz yere yiyenler, karinlarina ancak ates dolduruyorlar ve sonra da çilgin bir atese gireceklerdir" [5] ayetinden veya "Kim bunu zulmen veya düsmanca yaparsa onu atese sokacagiz. Bu Allah'a kolaydir" [6] ayetinden daha büyük degildir. Daha bunun gibi kim söyle yaparsa atese girecektir türünden baska nasslar da vardir.

Bununla birlikte birisi için mutlaka atese girecektir diyemeyiz. Belki tövbe edecektir, belki hasenati seyyiatini giderecek kadar çoktur veya basina gelen musibetler Allah tarafindan günahina keffaret sayilmistir vs.

Bilakis, Allah'a ve rasulune zahiren ve batinen iman etmis, rasulden gelenle hakka uymaya niyet etmis bir kisi, hakki bilmeyip hata ettiginde, Allah'in onu mazur görmesi, bilerek, kasden günah isleyene kiyasla daha evladir. Bildigi halde kasden günah isleyen süphesiz azaba müstahakdir. Ama öbürü kasden degil, hataen günah islemistir. Allah teala ise bu ümmetin kasitsiz hata ve unutmasini cezalandirmayacaktir...

(yok)

ISLÂM HUKUKUNDA KADINA TANINAN HAKLAR

Kadinlar, lâyik olduklari mevki ve degeri Islâm dini ile kazanmislardir. Tarih boyunca özledikleri huzur ve saadete ulasmislardir. Islâm hukuku kadin ve erkek münasebetlerinde ifrat ve tefrit uygulamalari kaldirmis, iki cins arasinda tam bir denge ve âhenk kurmustur.

   Islâm'a göre Allah'in kulu olmalari bakimindan kadinla erkek tamamen birbirine esittir. 1  Hz. Peygamberin ifadesiyle: "Kadin-erkek bütün insanlar, bir taragin disleri gibi birbirlerine

____________________________________________________________________________________________


Kadinlar, lâyik olduklan mevki ve degeri Islâm dini ile kazanmislardir. Tarih boyunca özledikleri huzur ve saadete ulasmislardir. Erkek mi üstün kadin mi üstün münakasasi bile Jslâm'a göre yersizdir.

____________________________________________________________________________________________

esittirler" 2. Kadin ve erkek bir bütünün iki parçasidir. Birbirlerini tamamlarlar. Su âyet bunu çok güzel ifade etmektedir:

   "Kadinlar sizin elbiseniz, örtünüz; siz de onlarin elbisesi, örtüsüsünüz." 3. Bu âyeti iki sekilde anlamak mümkündür: iki açidan sizler birbirinizin elbisesi mesabesindesiniz, bir taraftan elbise gibi yekdigerine sarmalasirsiniz, diger cihetten de elbisenin ayiplari örtmesi, soguk ve sicaktan korumasi gibi herbiriniz digerinin ayiplarini örter, eksikleri tamamlar, biri birisiz olamaz. 4

   O halde erkek mi üstün kadm mi üstün münakasasi bile Islâm'a göre yersizdir. Yine Kur'ân'in açiklamasina göre, erkegin kadinda bulunmayan birtakim yaratilistan meziyet ve üstünlükleri bulundugu gibi, ayni zamanda kadi- nin da erkekte bulunmayan yaratilistan bazi meziyet ve üstünlükleri mevcuttur. Bu sebeple her ikisi de ayri ayri yönlerden biribirine muhtaçtirlar ve bu sekilde erkekle kadin yaratilis itibariyle birbirinden farkli ve karsilikli üstünlüklere sahiptirler. Ayni noktalarda mukayeseye kalkismak yanlis sonuçlara götürür.5

   Yapilacak is Kur'ân'in su düsturunu dinlemektir: "Özellikle erkeklerle kadinlar arasinda yekdigerinizin makamina göz dikerek kiskançhk ve kötü arzular beslemeyiniz, rekabet edip üstünlük taslamayiniz. Allah'in bazisina digerinden fazla olarak bahsettigi üstünlükleri temenniye de kalkismayiniz. Erkekler çalisma ve emeklerinin karsiligini alacaklar, kadinlar da çalisma ve emeklerinin karsiligini göreceklerdir."6

   Bu kisa giristen sonra Islâm'in kadin lehine ortadan kaldirdigi bazi âdetleri ve kadina tanidigi haklari inceleyelim.

  1. KADIN LEHiNE ORTADAN KALDIRDIGl BAZI ÂDETLER:

   Yahudi ve Hristiyanlarin inanci olan kadinin lânetli oldugu görüsünü Islâmiyet reddetmistir. Cahiliye âdetlerinden biri olan kiz çocuklarinin diri diri gömülmesini siddetle yasaklamistir.7 Hz.Peygamber; "Hiçbir seyde ugursuzluk yoktur" buyurarak, kadini ugursuz sayma inancini yok etmistir.8. Erkeklere, kadinlara karsi büyük bir sefkat, sevgi ve ihtimam göstermelerini emretmistir. Hatta kadinlar ile ilgili Kur'ân'da iki sûre baslibasina mevcuttur.9 Günümüzde de mevcut olan kuz çocuklara karsi duyulan nefret hissini yermis ve Hz.Peygamber "Hediyede çocuklarinizin arasini esit tutun; eger ben birini üstün tutacak olsaydim, kizlari üstün tutardim" buyurarak, kiz çocuklarini övmüstür.10 Kimin daha fazla hürmete Iâylk oldugunu soran bir sahabiye de üç defa "Annen" cevabini verdikten sonra dördüncüde "baban" demisti." 11

   2. KADINA TANINAN HAKLAR:

   Sunu hemen belirtelim ki, hak ile görev ayrilmaz iki kardestirler. Hak varsa görev de bulunacaktir. Kadinin hak ve hürriyetlerini basindan beri kabul eden ve onun asagi görülmesini siddetle kinayan Islâm Hukuku, kadina bazi haklar tanidigi gibi bazi görevler de yüklemistir. Biz bunlari zikretmeden bu mes'elenin özünü teskil eden ve Hz. Peygamberin 130.000 kisi huzurunda Vedâ Hacci'nda irad ettigi hutbesinde yer alan kadinlarla ilgili su temel kâideyi hatirlatacagiz:

    "Ey insanlar ve ey ashabim, size kadinlar hakkinda hayirli olmanizi vasiyyet ederim. Onlar sizin hayat ortaginizdir. Allah'in size bir emaneti olan bu kadinlarla aile yuvasi kuruyorsunuz. Onlarin sizin üzerinizde haklari ve sizin de onlar üzerinde haklariniz mevcuttur. Bunlarla iyi geçinmek en önemli borcunuzdur." 12. Yine bir hadisinde de: "Kadinlarin haklarini yerine getirme hususunda Allah'tan korkunuz. Onlarin hak ve hürriyetlerine tecâvüz etmekten sakininiz. Zira siz onlari, Allah'in emaneti olarak aldiniz." 13

   Simdi bu genellemeden sonra Islâm Hukukunda kadina taninan haklari kisaca gözden geçirelim:

   Nafaka Hakki: Koca, karisinin ve karisindan dogmus çocuklarin nafakasini temin etmekle mükelleftir. Yâni kadin kocasindan nafakasini talep edebilir. Islâm Hukukunda koca, karisinin yiyecek, giyecek, mesken ve hizmetçi masraflarini temin etmek zorundadir.14

   Kadin Evin Masraflarina Katilmaya Zorlanamaz: Kadin ve çocuklarin infak ve iasesi kocaya aittir. Serveti ne olursa olsun kadin evin masraflarina katilmak zorunda degildir.15

    Kadinin Fiil Ehliyeti: Islâm Hukukunda kadin tam fiil ehliyetine sahiptir. Kendi sahsî mallari üzerinde mutlak tasarruf hakki mevcuttur. Her çesit medenî haklari iltizam ve iktisap edebilir.

____________________________________________________________________________________________

Hz.Peygamber, kadinlarin okuma ve yazma ögrenmelerini dâima tesvik ve emretmistir.

____________________________________________________________________________________________


   Ayrica çocugun erkek ise yedi yasina kadar, kiz ise evleninceye kadar terbiye velâyeti de kadina verilmistir.

    Kadinin Kocasindan Isteyebilecegi Diger Haklari: Kadin kocasindan mehir isteyebilir. Ayrica kocasi kadinla iyi geçinmek mecburiyetindedir. Ayrica kadin istedigi zaman, kocasina haber vererek ailesini ziyaret edebilir. Kocanin kadiniyla eglenmesi, nes'elenmesi, mesru eglencelere müsaade etmesi gerekir. Koca haksiz ve sebepsiz yere kadina sert davranamaz.16 Koca, karisinin gerek cinsî hayata gerekse baska meselelere dair sirlarini ifsa edemez.

   Miras Hakki: Islâm'in dogus devrindeki bütün Hukuk sistemlerinin (Roma Hukuku müs- tesna) ve örf-teamül hukukunun tersine Islâm Hukuku kadina miras hakki tanimistir. Bu, sadece erkek ve kiz kardesler arasindaki ikili birli paylasma disinda, esitlik esasina dayandirilmistir. Ikili birli kâidesinin ise mantikî ve ilmî gerekçeleri, hem Kur'ân hem de hadislerde açiklanmis bulunmaktadir.17 Kadinin mirasta erkege nisbeten az pay almasi mutlak degildir. (Bkz. Za- fer Dergisi, Sayi 192)

   Kadinin Egitim ve Ögretim Hakki: Islâm toplumunda egitim ve ögretimin çok önemli bir yeri vardir. Kadin en mükemmel terbiyecidir. Çocuklari asil yetistiren ve terbiye eden kadindir. Terbiyecinin egitim ve ögretimden mahrum kalmasi elbette düsünülemez. Hz. Peygamber, kadinlarin okuma ve yazma ögrenmelerini dâima tesvik ve emretmistir. Islâm tarihinde nice kadin hadisçilerin, edebiyatçilarin ve en önemlisi de büyük kadin hukukçularin yetistigini zikretmeden geçemeyecegiz.18

   Çalisma Hakki: Kadin kanunî bir isi veya ticareti herhangi bir sinirlama olmadan yapabilir. Belediye hizmetlerinde çalisabilir. Çiftçilik yapmasi serbesttir. Kendine uygun, mesru olan ve ahlâka zit olmayan her çesit meslegi yapabilir.19

   Bütün bunlardan sonra sunu belirtelim ki, kadin bu haklara sahip olmasina ragmen, evin reisi Islâm Hukukuna göre de yine kocadir. Zaten bugünkü klâsik hukuk sistemlerinde de benimsenen ilke budur. Bunun böyle kabul edilmesi, bazi hukukçularin iddia ettigi gibi kadin ile erkek arasinda fark oldugunun kabulü demek degildir. Kocanin ailenin reisi oldugunu ifade eden Kur'ân âyetinin ifadesi de bu iddiayi reddetmektedir. Zira Kur'ân buyuruyor:"Erkekler kadinlar üzerinde kayyimdirlar; onlarin islerini yürütürler, gözetirler. Zira Allah onlarin bazisini bazisina üstün kilmistir. Yâni kadin da bazi cihetlerden erkekten üstündür. Erkek de bazi cihetlerden kadindan üstündür. Ikisi de ayri ayri kabiliyettedirler. Ayrica erkekler mallarindan mehir ve nafaka borcunu da ödemekle mükelleftirler. "

______________________________________


KAYNAKLAR:

1. Kur'ân, el-Hucurâ; 13, En-Nisa, 1.

2. Bilmen, Ömer, Nasuni, Hukuk-u Islâmiye ve Istilahat-i Fikhiye Kâmusu, c. 2, sh. 73-74.

3. Kur'ân, El-Bakara, 187.

4. Elmali, a.g.e., c. 1, sh.670.

5. Kur'ân, En Nisâ, 34; Elmali, a.g.e., c. 2, sh. 1348 - 1349

6. Kur'ân, Et-Tekvir, 8-9; Gürkan a.g.e., sh.116

7. Kur'ân, Et-Tekvir. 8-9; Gürkan, a.g.e., sh. 116

8. Miras, a.g.e., c. IV, sh. 131; Dikmenn a.g.e., 44-45.

9. Kur'ân, En-Nisa, Meryem.

l0. Münavi, Muhammed Abdurrauf, Feyzu'l-Kadir, Misir, 1938. c.6, sh. 84.

11. Dikmen, a.g.e., sh.51.

12. Akseki. Ahmet Hamdi, Yeni Hutbelerim, Ankara, sh. 781-782.

13. Aclûni, Kesfe'l Hafa, Beyrut, 1351, c.l, sh.36

14. Cin, Halil, Islâm ve Osmanli Hukukunda Evlenme, Ankara, 1974, sh. 196 vd.

15. Cin, a.g.e., sh. 195

16. Dikmen, a.g.e., 142.

17. Elmali, a.g.e., c. 2, sh. 1293-1295, 1299- 1309; Dikmen a.g.e., sh. 192 vd.

18. Mehmed Zihni Efendi, Mesâhir'ûn-Nisâ, Beyrut, I-VI cilt; Dikmen a.g.e., sh. 227-232.

19. Dikmen, a.g.e., sh. 233, ud.; Shaiki, N.M. Islâm Toplumunda Kadin, Ter. Ali Zengin, Istanbul,  1983, sh. 48 vd. 26

(yok)

Dua-âmel münasebeti

Ihlas, sadakat, vefa, giybet etmeme ve su-i zanda bulunmama gibi hasletler, inanan her insanin, hayatina hakim kilmak zorunda oldugu, güzel ahlaka ait esaslardandir. Sahsi kanaatim itibariyle ben, herkesin de bu düsünce ve kanaatte oldugunu zannediyorum. Ne var ki benim hüsn-ü zannim, bu konuda fazla bir sey ifade etmez. Mühim olan, teker teker her sahsin bu anlayisibenimsemesi ve onu topluma kazandirmak için mücadele vermesidir. Tabii bu hemen birden olacak bir sey degildir. Ahlak-ialiyeye ve mesaviye ait bu esaslarin hayata intikali, sahsin fitratiile bütünlesmesi, çok uzun bir süreç ister.

AZIM VE KARARLILIK

Bu süreçte dikkat edilmesi gerekli olan en önemli sey, sahsin gerçekten bu konudaki azmi ve kararliligidir. Mesela; ihlasiele alalim; ihlas, namaz kilan hemen herkesin sabah-aksam dualarinda istedigi bir husustur. "Allah'im beni ihlasa eren veya ihlasa erdirdigin kullarindan eyle" hemen her gün çoklarimizin tekrar ettigi dualardandir. Ancak, biz bu istegimizde acaba ne kadar samimiyiz? Allah'a halis bir kul olmak, ubudiyette ve ubudette hulusu yakalamak, bizim için ne kadar önemlidir? Ihlasin bir baska buudu olan Allah'in rizasini, ne kadar talep ediyoruz? Kavlen istedigimiz bu seyleri, fiilen isteme hususunda neredeyiz? Evlenmekten, çocugumuzun olmasina, ondan memuriyetimize devam etmeye veya son vermeye, Allah rizasinin bulundugunu zannettigimiz alternatif islerimizde tercih konumuna geldigimizde, acaba gönül rahatligiiçinde "riza-yiBari'yi tercih ediyoruz" diyebilir miyiz? Hatta "riza" mertebesini, cennete ya da -ikisi ayriseylerse- Cenab-iHakk'in cemalini müsahedeye tercih edebiliyor muyuz? Bu çizgide sorulariuzatabiliriz. Simdi bu meselelerin bütününde, ihlasive rizayitercih edemiyorsak ve kavlen istedigimiz hususlarin fiilen pesinde degilsek, hiç süphesiz Allah'a karsisaygisizlik yapiyoruz veya "kezib ala'llah"in içindeyiz demektir. Halbuki bu son husus, "Allah'a karsiyalan söyleyenden daha zalim kim olabilir?" (En'am, 6/21) ayeti ile küfre denk tutulmustur. Ben rica edeyim, evlenme, çocugumuzun olmasi, araba, ev, yazlik-kislik gibi dünya mallarina sahip olmak, islerimizin kesada ve fesada gitmemesini istedigimiz ölçüde, ihlas, riza, sadakat, vefa vb. seyleri istemiyorsak veya gönüllerde bunlar, birinciler kadar yer tutmuyorsa, Allah'a karsisaygisizlik yapmayalim ve dil ucuyla "ben muhlis ve muhlas olmak istiyorum" demekten sakinalim. Allah'in rizasi, dünyevi hiçbir seyle tartilmayacak kadar büyüktür. Öyleyse biz de, ayaklarimizin dibinde olmasigereken bu meselelerle, Allah'in rizasiniayniseviyede tutmamaliyiz. Çok tekrar ettigim bir söz içinde, dünyaya dünya, ukbaya da ukba kadar, yani dünyevi meselelere o kadar, uhrevi meselelere de geregi kadar deger vermeliyiz.

DUA SIGINAGI

Buraya kadar arzettiklerim meselenin bir yönünü teskil ediyordu. Diger yönüne gelince; ahlak-ialiyeye ait bu esaslaridualarimizda yad etmekten hiç bir zaman dur olmayalim. Burada bazilariönceki söylenenlerle, bu cümle arasinda bir çeliski var zannedebilir. Aslinda herhangi bir çeliski söz konusu degildir; bizim önceki arzettiklerimiz, bir ufka isaret etmekte ve bize bir hedef göstermektedir. Bu hedefe ulasincaya kadar, basta da söyledigimiz gibi, tabii ki bir sürecin yasanmasigerekir. Iste bu süreç içinde hedefe dogru yol alirken, insanin katiyen vazgeçmeyecegi bir husus varsa o da dua olmalidir. Dualar bize hedef verir, suuru besler, gönüllerimizi kanatlandirir, kudretimizin sinirliliginiidrak ettirir ve "her seye gücü yeten birisine" siginma ihtiyacinihissettirir.

Zaten Bediüzzaman'in ifadesiyle böylesine yürekten ve halisane yapilan dualar, bizatihi derin bir ubudiyettir. Allah (c.c) da böylesine inanmis kisilerin dualarinier veya geç mutlaka kabul buyurur.

DUALARIN HEDEF BUDUR

Dualarin bizlere hedef vermesi ile alakaliiki misal arzetmek istiyorum. Bir; Allah Rasulü (s.a.s) bir gün mescidde Ebu Ümame el Bahili'yi, gayet sarsIk bir sekilde otururken görür. Sebebini sordugunda "fakirlik" cevabinialir. Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.) ona su duayiögretir: Mealen "Allah'im tasadan ve hüzünden, tembellikten ve acizlikten, korkakliktan ve cimrilikten, borç altinda ezilmekten ve insanlarin bana galebesinden Sana siginirim." Bu cümleleri tek tek ele alarak, fakirlikle ilgisini veya insana hedef göstermesini birlikte inceleyebiliriz: "Allah'im tasadan, gamdan, hüzünden Sana siginirim"; simdi tasa, gam ve hüzünden Allah'a siginan bir insan, affedersiniz gidip yan gelip yatar mi? Tasa ve hüzne sevkedecek seylere kendini hiç kaptirir mi? Aksine kalkar, bunlardan kurtulmanin yollarinimiarastirir? "Tembellikten ve acizlikten Sana siginirim"; fakirlik deyip bir kenarda -velev ki bu mescid, hatta Mescid-i Nebevi bile olsa- oturmak ve el-alemin avucuna bakmak tembellik ve acizlik degil midir? "Korkakliktan ve cimrilikten Sana siginirim" ve son olarak "borç altinda kalmaktan ve insanlarin baskisindan (galebesinden) Sana siginirim." Görüldügü gibi bu duanin bütün ögeleri, fakirlikten mescide siginan bir insana, ondan kurtulma yollarigöstermenin yaninda aynizamanda hedef veriyor. Artik bu safhada kula düsen dua ettigi seyleri fiiliyata dökmekten ibarettir.

Ikinci misal; çocuk iken babam bana, "gece ikibin defa Nasr suresini okuyan, Hz. Peygamber (s.a.s.)'i rüyasinda görür." demisti. Çocukça kalbimle buna inandim ve o gece ikibin defa Nasr suresini okudum, öyle yattim. O gün, bu okuma isi, sabaha kadar sürseydi, yine okurdum. Çünkü benim Rasulullah'igörme istiyakim, degil bir geceyi, belki yüzlerce geceyi feda ettirecek çaptaydi. Demek insan, bir seye dilbeste ise, onu elde etme yollarinimutlaka arastirmaktadir.

Hasili, güzel ahlakin unsurlariile bezenmeyi kavlen isteme kadar, onlarihayata geçirmede yapilmasigerekli olan fiiller de çok önemlidir. Bu ikisi, bir bütünün parçalarindan ibarettir.. ve dua, birçok açidan yeri baska bir seyle doldurulamayacak kadar önemli bir hadisedir.

(yok)

<- :: ->

Sayfa Altı Fırsatları